Kayıp Teknenin Hikayesi

Aralık 2023'te Suriyeli mültecileri taşıyan dört tekne Lübnan'ın Trablus kenti yakınlarından yola çıktı, teknelerin sadece üçü Kıbrıs'a ulaşabildi. Dördüncü teknede bulunan 35'i çocuk 85 yolcunun akıbeti, Akdeniz kıyılarına vuran cesetlere rağmen hiç kimsenin çözmeye yanaşmadığı bir gizem olarak kalmaya devam ediyor.

by Craig Shaw, Cemre Demircioğlu, Vedat Örüç, Jana Barakat

04 August 2025

Türkiye, Kıbrıs, Lübnan

Geçtiğimiz yılın 20 Ocak günü, Manavgat'taki beş yıldızlı Lykia World Antalya otelinin plajına vücut bütünlüğü bozulmuş bir ceset vurdu. Kış mevsimi olması sebebiyle otelde misafir yoktu, çalışanlar kumsalda kırmızı bir giysi fark etmişti. Geçtiğimiz temmuz ayında oteli ziyaret ettiğimizde, çalışanlardan biri bize cesedin fotoğrafını gösterdi. Fotoğrafta kırmızı bir tişört ya da elbisenin içinden çıkan iskelet kalıntıları görülüyordu.

Otele bir kilometre uzaklıktaki Denizkent mahallesinin muhtarı Abdurrahman Erdoğan cesetten haberdar olup otele gidenlerden biri. Hürriyet gazetesine verdiği demeçte gördüklerini şu şekilde ifade etmişti: "Sadece kemiklerden bile insan olduğu belliydi. Ben de gördüm. Gerçekten bir korku filmi gibiydi."

Takip eden haftalarda Antalya sahil şeridi boyunca ve Muğla'da peş peşe cesetler bulunmaya başladı; her biri farklı seviyelerde parçalanmıştı. Türkiye basınında ve sosyal medyada yayılan spekülasyonlar sınır tanımıyordu: Kurbanlar, İsrail tarafından bombalanan Gazze’den kaçan Filistinliler miydi? Yoksa bir seri katil mi vardı? Bir diğer cesedin bulunduğu Adalya Elite Lara Otel’in cankurtaranı, bize suçlunun aşırı zengin ünlülerden oluşan bir yamyam tarikatı olabileceğini söyledi ve Madonna'nın ismini verdi.

Kısa süre sonra çıkan haberler Türkiye sahillerinde bulunan cesetleri Kıbrıs ve Suriye'de bulunan diğer cesetlerle ilişkilendirmeye başladı ve kamuoyunun konuya ilgisi hızla azaldı. Artık olayın çok daha basit bir açıklaması vardı: göçmenler.

Muhtar Erdoğan'la aylar sonra Denizkent'teki evinin önünde konuştuğumuzda olay yerinde olduğunu inkâr etti ve jandarmanın kendisini olay yerine sokmadığını söyledi. Cesedi görüp görmediğinin çok da bir önemi yoktu: “Biz gitmedik, merak da etmedik, çünkü neden? Bunlar göçmen, gitmemizin anlamı yok."

11 Aralık 2023 akşamı, Beyrut’a birkaç saat mesafedeki küçük balıkçı köyü Şeyh Zennad’da yaklaşık 250 erkek, kadın ve çocuk Kıbrıs’a geçecek dört tekneye binmek üzere toplandı. Aralarında birkaç Lübnanlı ve Filistinli bulunsa da yolcuların büyük çoğunluğu Suriyeliydi. Pek çoğu günlerdir yakınlardaki liman kenti Trablus’ta bekletiliyordu.

Sert hava koşulları sebebiyle kış geçişleri nadiren tercih ediliyor. Ancak Lübnan'da artan mülteci karşıtı politikalar ve Suriyelilere yönelik düşmanlık, pek çok kişiyi daha büyük riskler almaya itmişti.

Sonraki birkaç saat içinde tekneler teker teker Akdeniz’e açıldı. Ertesi akşam üçü, Avrupa Birliği topraklarının Lübnan'a en yakın noktası olan Güney Kıbrıs’taki Aya Napa'ya ulaştı. Ancak dördüncü tekne, 35’i çocuk 85 kişiyi taşıyan Prenses Lulu adlı balıkçı teknesi, adaya hiçbir zaman varamadı.

Yetkili makamlar, teknedeki göçmenlerin tehlikede olduğu konusunda uyarıldıkları hâlde herhangi bir arama-kurtarma çalışması başlatmadı. Olayın üzerinden on sekiz ay geçti. Ne teknenin kalktığı Lübnan'da ne de Arama ve Kurtarma anlaşmaları uyarınca teknenin kaybolduğu güneydoğu Akdeniz'den sorumlu Güney Kıbrıs'ta göçmenlerin akıbetini öğrenmek için resmi bir soruşturma açıldı.

Kurumsal rehavetin gölgesinde, Prenses Lulu ile yola çıkan sevdiklerine ne olduğunu öğrenmek için bir buçuk yıldan uzun bir süredir çaresizce yanıt arayan onlarca acılı aile var. Bazı ipuçları yolcuların Güney Kıbrıs’a ulaşmış olabileceğini düşündürürken, bazıları ise yolda bir felaket yaşandığını gösteriyor. Bu çelişki, ailelerin yaşadığı acıyı daha da derinleştiriyor.

Yolcuların aranıp bulunması konusundaki sessizlik, yakın tarihli diğer iki deniz kazasının ardından yaşananlarla tam bir tezat oluşturuyor. Titan denizaltısının Atlantik Okyanusu’nda kaybolması ve bir İngiliz girişimcinin lüks yatının Sicilya açıklarında batması olaylarında arama kurtarma çabaları olağanüstü seviyedeydi ve dünya medyası günlerce bu haberlerle çalkalandı. Princess Lulu yolcuları içinse benzer bir seferberlik hiç yaşanmadı.

The Black Sea olarak Prenses Lulu'ya ne olduğunu ortaya çıkarmak için Türkiye, Kıbrıs ve Lübnan'a gittik.

Aile üyeleri, avukatlar ve aktivistlerin tanıklıklarını bir araya getirerek olay örgüsünü kurduk. İletişimin kesildiği son saatlerde yolcuların gönderdiği mesajları, ses kayıtlarını ve videoları topladık. Ortaya çıkanları tek bir kelime özetliyor: umursamazlık. İnsan kaçakçıları yalan söylüyor, kurumlar görevlerini yapmıyor ve hükümetler neredeyse yüz insanın kayboluşunun hesabını vermeyi reddediyor.

Princess Lulu'nun kaybolmasının ardından haftalar içinde Akdeniz’in çeşitli kıyılarına cesetler vurmaya başladı.

İlk olarak 24 Aralık’ta Suriye’nin Tartus iline bağlı El Hamidiye kasabasında iki ceset bulundu.

6 Ocak’ta, Muğla’nın Köyceğiz ilçesinde bir kadının cesedi kıyıya vurdu.

İki gün sonra, 8 Ocak 2024’te, Kuzey Kıbrıs’taki Bafra sahilinde bir erkek cesedi bulundu. Ardından, 14 Ocak, 22 Ocak ve 5 Şubat tarihlerinde Kuzey Kıbrıs kıyılarında beş ceset daha bulundu.

23 Nisan’da ise Güney Kıbrıs’ın Aya Tekla sahilinde bir kadına ait vücut bütünlüğü bozulmuş bir ceset bulundu.

Antalya’da ilk ceset 17 Ocak’ta ortaya çıktı; Manavgat’ın Çenger Mahallesi sahilinde bir çocuğun bedeni bulundu.

Ertesi gün bir başka çocuk bedeni ise Alanya’da bulundu. Kısa süre sonra Çenger’de iki ceset daha kıyıya vurdu. 20 Ocak’ta ise kırmızı giysili bir ceset, Denizkent’teki otelin sahiline vurdu.

Toplamda, Akdeniz boyunca 20 ceset bulundu.

BİRİNCİ BÖLÜM "DENİZ SAKİN, YOLCULUK HUZURLU"

Şeyh Zennad'dan ayrılan dört tekneden sonuncusu olan Prenses Lulu, 12 Aralık Salı günü gece saat 01.00 civarında yola çıktı. Yolculuğun bir günden az sürmesi bekleniyordu. Karanlığa doğru yol alan yolcular sevdiklerine yazılı ve sesli mesajlar gönderdiler. Ortama sakin ve iyimser bir hava hâkimdi. Yolculardan bazıları, tekne uluslararası sulara girdiğinde irtibatı kaybedebilecekleri konusunda yakınlarını uyardı. Bazıları ise kaçakçıların SIM kartlarına el koyduğunu söylüyordu.

Prenses Lulu'nun 85 yolcusundan biri 19 yaşındaki Deralı bilgisayar bilimleri öğrencisi Muhammad el Hasavne’ydi. Muhammed, 17 yaşındaki kuzeni Nidal Yahya Şehadet ile birlikte birkaç gün önce Suriye'deki evinden yola çıkmıştı. Annesi Vafa el Hilal, "Cuma günü Dera'dan ayrıldılar," diyor. "Pazartesi gecesi, biz daha ne olduğunu anlamadan gitmişlerdi."

Vafa oğluna "Hamada" diyor, onu "kalbimin bir parçası" diye tarif ediyor. Çocukları arasında en akıllısının Hamada olduğunu, aileden sadece onun üniversiteye gittiğini söylüyor. "Çok sakin bir çocuktu, Allah’a emanet olsun. Akıllıydı" diyor. "Farklı hobileri vardı; çizim yapardı, yazardı, tasarım yapardı."

Vafa, Hamada’nın Deralı bir kızla nişanlı olduğunu ama ailelerin isteği üzerine evlenmeden önce eğitimini bitirmesi konusunda anlaştıklarını anlatıyor. Hamada’nın tekne yolculuğunu Kıbrıs'taki akrabaları aracılar vasıtasıyla ayarlamış ve vardıktan sonra orada üniversiteye yazılabileceğini söylemişler. Yola çıkmadan önce nişanlısı Hamada’ya üzerinde Ayet el Kürsi yazılı bir bileklik hediye etmiş. Bu bileklik daha sonra önemli bir ipucu olarak karşımıza çıkacak.

Muhammed el Hasavne

Nidal Yahya Şehadet

Teknedeki bir diğer yolcu Omar el Barhum’du. İdlibli, 31 yaşında, inşaat işçiliği yaparak geçimini sağlayan Omar sekiz çocuk babasıydı. Kıbrıs'ta kendisini bekleyen bir erkek ve bir kız kardeşi vardı. Yola çıkarken kız kardeşi Rana'ya neşeli mesajlar gönderdi.

"Benim için dua edin. Uluslararası sulara girmek üzereyiz ve yakında telefon çekmeyecek." Ardından şakayla karışık ekledi: "Eğer sağ salim varırsak bana kızarmış tavuk alacaksın, unutma. Bizim için dua edin, yakında görüşürüz."

Kıbrıs'ın Limasol şehrindeki bir evde, Omar'ın kardeşi İbrahim’in de aralarında olduğu kayıp yakınları ile buluştuk. Bugün bile aileler teknenin akıbetini tartışıyorlar.

İbrahim beş yıl önce eski ve aşırı yüklü bir tekneyle Akdeniz'i geçmiş. Tekne 105 yolcusuyla birlikte batmaya başlayınca üç gün denizde mahsur kaldıklarını anlatıyor: "Yanımızda yiyecek yoktu, sadece suyumuz vardı. Uyumadık. Hiçbir şey yemedik." Zar zor hayatta kalmış. Kardeşinin de aynı yolculuğa çıkmayı planladığını duyunca ona gelmemesi için yalvarmış: "Omar’a yolun tehlikeli olduğunu söyledim." Tek istediği kardeşine kavuşmak olan Omar kardeşini dinlememiş, hatta yalan söylediğini düşünmüş.

İbrahim telefonunu uzatıyor ve Omar'ın o salı sabahının erken saatlerinde annesine gönderdiği son mesajları dinletiyor. "Teknede bisküvi ve bazı malzemeler var. Sen uyu anne. Şişirmemiz için bize araba lastikleri verdiler," diyor. "Kardeşim İbrahim bana gelmememi söylüyor, deniz tehlikeli diyordu. Denize gitmemi istemiyordu. Bana yalan söylüyormuş; deniz sakin, yolculuk huzurlu."

"Kardeşim benim yoldaşım" diyor İbrahim. "Her gün onun için ağlıyorum. Çocuklarımla [bu konuda] konuşmaya dayanamıyorum. Annem hala bilmiyor. Kalp hastası. Ona [oğlunun] karakolda soruşturma altında olduğunu ve konuşamayacağını söyledik. Her gün acımız katlanıyor."

İbrahim kardeşinin Güney Kıbrıs'a ulaştığına inanıyor. Bize Prenses Lulu’daki başka bir yolcu tarafından çekilmiş bir videoyu gösteriyor. "Şu videoya bakın; mutlular. Boğulma ya da başka bir şey yok. Deniz sakinmiş."

Görüntüde gülüp şakalaşan genç erkekler görülüyor, denizde geçirdikleri bir gecenin ardından sabah güneşi arkalarında doğuyor. Bellerinde tıpkı Omar'ın annesine gönderdiği mesajlarda bahsettiği gibi, can yelekleri yerine şişirilmiş iç lastikler var.

İçlerinden biri "Eğer bizi Kıbrıs'tan geri gönderirlerse, bu adam yüzünden" diye gülerek başka bir yolcuyu işaret ediyor, Hazouri isimli bu adam gülümseyip el sallıyor. "Hazouri bütün geceyi uyuyarak geçirdi" diye ekliyor.

Akrabaları, görüntüdeki gençleri isim isim teyit etti: Muhammed Ezzo, Halid Muhammed, Bekir el Erk, Abdulrahman Najm, Muhammed Najm ve Hazuri dedikleri Anas el Hazuri. (Muhammed Ezzo kayıplar arasında gösterilmiyor ama konuştuğumuz kaynaklar onun da teknede olduğunu söylediler).

Telefonu tutan ise 25 yaşındaki Fuad Hanadi.

Lübnan'da buluştuğumuz Fatima Hanadi, oğlu Fuad'ın ülkeden kaçma sebebini anlatıyor: "Buradaki ırkçılığa dayanamadı. Suriyeli olduğu için onu istemiyorlar. Onu Lübnanlıların işlerini elinden almakla suçluyorlar." Oğlunun ayrıldığı sabah, duygularını saklamış Fatima. "Onu üzmek istemedim. Onunla arabaya kadar yürümedim. Neden? Çok pişmanım. Keşke ona sarılsaydım."

Sabah 6.50'de gönderilen bu video, Prenses Lulu ile kurulan en son teyitli iletişim.

Soldan sağa: Muhammed Ezzo, Halid Muhammed, Bekir el Erk, Fuad Hanadi. Arkada: Anas Hazuri, Abdulrahman Najm, Muhammed Najm.

12 Aralık Salı günü saat 14.00 civarında Kıbrıs Liman ve Deniz Polisi ilk tekneyi Aya Napa'nın on deniz mili açığında tespit etti. Sonraki iki saat içinde iki tekne daha tespit edildi. Akşam olduğunda üç tekne de durdurulup polis nezaretinde kıyıya çekilmişti. Cyprus Mail gazetesi, 170 yolcunun Cape Greco'ya vardığını ve gece yarısına yakın bir saatte Lefkoşa'nın dışındaki bir mülteci kampı olan Pournara İlk Kabul Merkezi'ne nakledildiklerini bildirdi.

Göçmen teknelerinin Kıbrıs'a ulaştığı haberi ailelere rahat bir nefes aldırdı. Kaçakçılar ve simsarlar ailelere teknenin vardığını teyit eden mesajlar gönderdi.

Prenses Lulu yolcularından Şerin el Ali’nin yanında beş ve altı yaşlarındaki çocukları İbrahim ve Ahmed de vardı. Saat 23.30'da Şerin’in WhatsApp hesabından kardeşlerine mesaj geldi: sağ salim varmışlardı.

Şerin’nin hâlihazırda Kıbrıs'ta bulunan eşi Mahmud el Muhammed, karısını ve çocuklarını karşılamak için Purnara kampına koştu: "İnsanların teker teker otobüslerden inişini izledim," diye anlatıyor bize. Ama Şerin ve çocuklar onların arasında değildi. Aynı tekneyle yola çıkmış olan babası Hasan ve kardeşi Hüseyin de gelmemişti.

Herhangi bir haber alamadan bir saat daha geçti. Mahmud, güvenlik görevlisine "Yolcular geldi ama çocuklarım aralarında değil" dedi. Güvenlik görevlisi onu "limandaki başka bir teknede, henüz buraya gelmemiş olan yaklaşık 100 kişi daha var" diye yatıştırdı.

Mahmud’un kamptaki bekleyişi bir hafta sürecekti.

Ahmed ve Ibrahim el Muhammed

Vecdi Rızk

Dia Rızk yaklaşık 200 göçmenin Aya Napa'ya ulaştığını öğrendiğinde 28 yaşındaki amcası Vecdi Rızk'in de gelenlerle birlikte olduğunu düşünmüş. Aldığı en son haber, neredeyse 24 saat önce tekne Lübnan’dan ayrılırken Vecdi’nin bir başka yolcunun telefonundan gönderdiği sesli mesaj: "Herkes iyi, yola çıkıyoruz."

"Herkes iyi, yola çıkıyoruz."

"Kıbrıs'taki mülteci kampına gittim, Purnara Kampı" diyor Dia. "Bana o gün Lübnan'dan üç teknenin geldiğini anlattılar. Amcamın ismini alıp bana yardımcı olmaya çalıştılar ama henüz gelmediğini söylediler."

Saatler günlere döndü. Artık bir şeylerin ters gittiği belli olmuştu. Dia, Mahmud ve diğer akrabalar BM'e ve devlet kurumlarına çağrı yapmaya başladılar, vahim bir olay yaşanmış olabileceği konusunda uyarıda bulundular ama hiçbir bilgi alamadılar. Teknenin, çıktığı yolculuğu tamamlamamış olduğuna dair tedirginlik artıyordu.

Aileler, yetkilileri denizdeki acil durumlara karşı uyaran Suriyeli gönüllü ekip Consolidated Rescue Group'tan Taim Ali'ye ulaştı. "Durumu derhâl Lübnan, Kıbrıs, Türkiye ve bölgedeki yetkililere bildirdik," diyor. "Ancak ne yazık ki ciddi bir yanıt alamadık."

Ali, zor durumdaki göçmenler için bir yardım hattı işleten bir başka gönüllü ağı olan Alarm Phone'a ulaşmış. "Onlardan yardım istedik çünkü teknede 85 kişi vardı. İnsanların hayatı risk altındaydı" diyor." Ne kadar yüksek ses çıkarırsak ve ne kadar çok insanı olaya dâhil edersek, yetkililerin harekete geçmesi için o kadar çok baskı oluşuyor."

Bu noktaya gelindiğinde tekneden dört gündür haber alınamıyordu.

Alarm Phone'dan Corinna Zeitz, "Bu, [normalde] karşılaştığımız vakalardan farklıydı" diye açıklıyor. Akdeniz'i geçmeye kalkan insanların genellikle acil durum numaralarını bildiğini, ancak Prenses Lulu'daki hiç kimsenin iletişime geçmediğini söylüyor. Zeitz da Kıbrıs Sahil Güvenliği ile Türkiye, Güney Kıbrıs, Lübnan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki diğer ilgili makamları bilgilendirmiş ancak kimse harekete geçmemiş.

AB'ye bağlı Frontex de dâhil olmak üzere sahil güvenlik ve denizcilik kurumları denizde tehlikede olanlara yardım etmekle yasal olarak yükümlü. Uluslararası Denizcilik Örgütü'nün Arama ve Kurtarma Bölgeleri anlaşmaları uyarınca Güney Kıbrıs, kendisi ile Lübnan arasındaki suların büyük bir kısmında yetki sahibi.

Güney Kıbrıs Savunma Bakanlığı bünyesindeki Larnaka Ortak Kurtarma Koordinasyon Merkezi (JRCC), gerçek zamanlı radar ve havadan gözetleme gibi sistemleri kullanarak kurtarma kuruluşlarını yönlendirmek amacıyla kurulmuş. Bu merkez, sahil güvenlik birimlerinin yanı sıra yakınlardaki ticari ve özel gemileri de olası acil durumlardan haberdar etmekle yükümlü. Bölgedeki çeşitli sivil toplum örgütleri de göçmen kurtarma botlarıyla faaliyet gösteriyor.

Basın kuruluşları ve insan hakları örgütleri, Akdeniz'deki denizcilik kuruluşlarını uzun süredir göçmenlere yönelik sistematik suistimallerle suçluyor. Uzmanlara göre gayri resmi bir AB politikası haline gelmiş olan bu uygulamalar arasında zorla geri göndermeler, geri itmeler ve göçmen ölümleriyle sonuçlanan potansiyel suç eylemleri de dâhil olmak üzere bir dizi uluslararası hukuk ihlali var.

Larnaka JRCC, Princess Lulu için hiçbir şey yapmadı.

Daha sonra teknenin kurtarıldığına dair haberler gelmeye başladı. Güney Kıbrıs Liman ve Deniz Polisi de “bunu doğruladı," diyor Zeitz. "İlk etapta asıl kritik sorun buydu" diye ekliyor. "Bu yüzden dosyayı daha en başta kapattık. Çünkü 'Tamam, büyük ihtimalle kapanmıştır' diye düşündük."

Karışıklığın bir kısmı 16 Aralık'ta 75 mülteciyi taşıyan bir başka teknenin gelmesinden kaynaklandı. Çok geçmeden bu yeni bilgilerin yanlışlığı anlaşıldı. Zeitz, "Bize 'Hayır, isimlerin eşleşip eşleşmediğini araştırmamız gerekiyor' diyenler ailelerdi" diyor. "Zaten bir yolcu listesi vardı ve gelen teknelerde bu isimler yoktu."

Lübnan'daki kaçakçılar ise ailelere, yolcuların sağlimen ulaştığını söyleyerek durumu iyice içinden çıkılmaz hale getiriyordu. Dia, "İlk iki-üç gün karanlıktaydık" diyor. "Kaçakçılara göre yolcular ulaşmıştı ama aslında hiçbir şey bilmiyorlardı."

Asıl korkulan durum yolcuların denizde bir kaza geçirmiş ve yardıma ihtiyaç duyuyor olmaları olsa da, yetkililerin yolcuları Lübnan'a sınır dışı etme ihtimali de ayrı bir endişe konusuydu.

Arama ekiplerini organize etme ve resmi soruşturma başlatma çabaları hiçbir sonuç vermedi. "Kıbrıs soruşturmayı neredeyse tamamen kapatmıştı," diyor Ali. "Anladığımız kadarıyla, aldığımız telefonlar teknenin Kıbrıs sularında olduğunu gösteriyordu. Ancak Kıbrıs için bu sadece Lübnan'dan gelmekte olan teknelerden biriydi."

Taim Ali bu durumda bir tuhaflık olduğuna inanıyor. "Gerçekten, bunu net bir şekilde açıklayamıyorum ama bir gariplik var. Sanki gemi Kıbrıs'a yaklaştı... ve sonra her şey durdu. Bu benim kişisel hissiyatım. Elimde tam bir kanıt yok ama bir şeyler mantıklı gelmiyor."

Yetkililerin şeffaf olmaması, kaçakçıların verdiği güvencelerle birleşince ailelerin kafa karışıklığı iyice arttı.

Ancak çok geçmeden kaçakçılar hikâyelerini değiştirmeye başlayacaktı.

Princess Lulu'daki yolculardan birinin çektiği video

BİR MÜLTECİ NASIL KAÇIRILIR?

PRENSES LULU'YA BİNENLER Trablus merkezli bir kaçakçılık şebekesine binlerce dolar ödemişlerdi. Son yıllarda Avrupa'ya geçişler için önemli bir çıkış noktası haline gelen bu şehir göçmenler, simsarlar ve kaçakçılardan oluşan büyük bir ticareti kendine çekti.

Dia bize Vecdi'nin yolculuğunun haftalar önce, Suriye'deki evinden ayrılıp Ebu Seyf adında bir adamın yardımıyla Lübnan'a geçmesiyle başladığını anlattı. Ebu Seyf’in gerçek adı Halid el Muhammed'di. Kuzey sınırı yakınlarındaki Vadi Halid’de kaçakçı olarak çalışıyordu, aynı zamanda göçmenleri Lübnan-Kıbrıs arasında insan kaçakçılığı yapan kişilerle tanıştırıyordu.

Vecdi Beyrut’ta beklerken, Dia Kıbrıs’ta bir aracı ile Şam’da bir seyahat acentesi olarak kayıtlı al-Taj adlı firmaya 3 bin 100 dolar gönderdi. Bu firma kaçakçılar Ebu Seyf ve Ebu Fahd (gerçek ismi Hikmet el Arak) tarafından işletiliyordu. Seyf, Dia’ya amcası Kıbrıs'a sağ salim ulaşana kadar parayı tutacağına, ancak vardıktan sonra asıl kaçakçılara ödeme yapacağına dair söz verdi.

Dia, "Ebu Seyf daha sonra amcamı Trablus'taki buluşma yeri olan Ebu Fahd'ın evine götürdü" diyor. Ancak on gün sonra Lübnan polisi Vecdi'yi yakalamış ve Suriye'ye geri göndermiş. Suriye’de hapse atılan Vecdi’yi bir hafta sonra Abu Seyf 500 dolar rüşvet ödeyip Lübnan'a geri kaçırmış.

"Ebu Seyf'in Vadi Halid'deki evinde bir hafta kadar kaldıktan sonra Trablus'a, Ebu Fahd'ın evine geri döndü" diyor Dia ve amcasının burada daha fazla yolcu gelene ve tekneler organize edilene kadar yaklaşık bir ay beklediğini söylüyor.

Kaçakçı Ebu Seyf'e telefonla ulaştık. Sesi gergin geliyordu. Suriyelileri sınırdan Lübnan'a geçirdiğini ve Vecdi'nin hapisten çıkmasına yardım ettiğini kabul etse de kaçakçılıkta doğrudan bir rolü olduğunu reddetti. "Gidip bunu medyaya açıkladığınızda, bu bir felaket olur" diye ekledi.

Kayıp tekne ile ilgili, "Teknenin nerede olduğunu bilmiyorum, içinde benim de akrabalarım var" dedi. Akrabalarının kim olduğunu, mürettebat mı yoksa yolcu mu olduklarını söylemedi. "Ben sınırda iş yapıyorum" dedi. "Beni herkes tanır." Yapılan ödemeleri sorduğumuzda, "insanlar paralarını bana emanet ediyor" diyen Ebu Seyf bunun sadece bir teminat olduğunu, evine yolu düşen insanlara yaptığı bir iyilik olarak gördüğünü ekledi. "İnsanları teknelere bindiren ya da bunun için para alanın ben olduğum iddiası doğru değil." Vadi Halid'den hiç ayrılmadığını belirten Ebu Seyf: "Benim işim sadece onları oraya götürmek; ne eksik ne fazla."

"Bağlantılarım var ve işlerin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Günün sonunda her şey yüksek sesle söylenmiyor." Son olarak ayrıntı vermeden: "Gerçeğin ortaya çıkmasını istiyorum" diye ekledi.

Şerin'nin eşi Mahmud el Muhammed, simsarlık yapan Ebu Fahd ile bir arkadaşı aracılığıyla tanışmış. Mahmud, evliliklerinde yaşanan zor bir dönemin ardından Şerin ve çocuklarıyla Kıbrıs’ta bir arada olmak istediğini söylüyor.

"Ailem yola çıkmadan bir hafta önce arkadaşım bana 'Mahmud, bu adam güvenilir ve dürüst biri. Ona güvenebilirsin' dedi." Mahmud geçiş için Ebu Fahd'a 9 bin dolar ödemiş. Şerin'nin babası ve erkek kardeşinin de onunla birlikte yola çıkmasında ısrar etmiş: "Böylece yolculuk boyunca hep birlikte olabileceklerdi."

O noktaya kadar her şey "plana göre" gitmişti, diyor. "Ama en başından beri bir sorun vardı."

Kaçakçılık tek yönlü bir yolculuk. Çoğu zaman kaptan ve mürettebat tespit edilip tutuklanıyor ve teknelere delil olarak el konuluyor. Bazıları çatışmadan kaçtıklarını, tekneyi kullanmaları için zorlandıklarını ya da Lübnan'a dönmeleri sonucunda insanlık dışı muameleye maruz bırakılacaklarını söyleyerek iltica talebinde bulunuyor.

Kaçakçılar Prenses Lulu'yu yola çıkacağı gün satın almışlardı. Kayıp yakınlarının ifadelerine ve mahkeme belgelerine göre, teknenin asıl sahibi Halid el Kaddur denize açılmayı reddetmiş ve tekneyi kaçakçılara 15 bin dolara satmıştı. Ebu Fahd’ın aracılık ettiği bir anlaşmayla tekne Mahmud Eid adında bir adamın üzerine kaydedildi.

Mahmud Eid yaklaşık bir yıldır Suriyeli kaçakçı kardeşler Halid ve Firas el Baytar için çalışıyordu. Onlarla ilk olarak Ocak 2023'te, oğlunun tedavisi için paraya ihtiyacı olduğu zaman çalışmaya başlamıştı. 1500 dolar karşılığında, kaçakçı kardeşlerin sahipliğini gizlemek için başka bir tekneyi kendi adına kaydettirmeyi kabul etti. Aralık ayına gelindiğinde yine paraya ihtiyacı vardı.

Şerin’nin eşi Mahmud’a göre, asıl kaptan Prenses Lulu hasarlı bir tekne olduğu ve aynı zamanda teknede yasadışı uyuşturucu saklandığı için yola çıkmaktan vazgeçmişti.

Bunun akabinde kaçakçıların adı Fares Taleb olan başka birini getirdiğini söyleyen Mahmud, buldukları yeni kaptanın o sırada fiziksel bir engeli olduğunu söylüyor. "Onu evinden alıp getirdiler, karısı bile Kıbrıs'a gideceğini bilmiyordu."

Bütün bu organizasyonun arkasındaki asıl isim ise "el Hajj" lakaplı bir adam.

boat pics

Prenses Lulu

Görüştüğümüz ailelerin hiçbiri teknenin birden ortadan kaybolduğuna inanmıyor. Kimileri teknenin Lübnan’a ya da Suriye’ye geri itilip alıkonulduğunu, kimileri ise Kıbrıs’a vardığını ve yolcuların gözaltına alındığını düşünüyor. Pek çoğu teknedeki yakınlarının bir yerlerde hayatta olduklarına dair umutlarını koruyor.

Bu acımasız belirsizliğin başlıca sorumlusu kaçakçılar. Aracılarda tutulan paranın peşindeki kaçakçılar, sürecin başından itibaren yaşananlara dair bilgileri olmamasına rağmen, aileleri yanlış yönlendirdi ve gerçek dışı vaatlerde bulundu.

Kaçakçılar aslında o gece sadece üç teknenin yola çıkmasını planlanmıştı. 19 kişi taşıyan başka bir tekne Prenses Lulu’dan önce yola çıktı. Prenses Lulu ise tekne ve mürettebatla ilgili sorunlar nedeniyle gecikmeyle yola çıkan dördüncü ve son tekne oldu.

19 kişilik tekne Kıbrıs'a ikinci olarak vardı. İhtimal şu ki; üçüncü tekne de limana vardığında, kaçakçılar ve simsarlar tüm teknelerin sağ salim ulaştığını düşündü. Kaçakçılar tekne yola çıkmadan el koydukları SIM kartları kullanarak yolcuların ailelerine mesaj atıp teknenin vardığını söyledi.

Saat 23.30'da Şerin'in kız kardeşi WhatsApp hesabından bir mesaj aldı: Mesajda "Kıbrıs'talar / Ancak hala bazı işlemleri / Tamamlıyorlar / İyiler" yazıyordu. "Onları tekneye bindiren biziz."

Şerin'in ailesi bu mesajların Şerin'in telefonundan geldiğine ve bunun Şerin’in yolculuktan sağ kurtulduğunu gösterdiğine inanıyor. Mahmoud’un anlattığına göre, Şerin’in biri Suriye hattı, diğeri ise uluslararası veri için kullandığı Lübnan hattı olmak üzere iki SIM kartı bulunuyormuş. 12 Aralık akşamı aile Şerin’i aradığında telefonu biri açmış ve onun güvende olduğunu söylemiş. Bu da kaçakçıların Şerin’in Suriye hattına el koyduğunu ve bu şekilde telefona cevap verdiğini gösteriyor.

Aynı gece bir kaçakçı başka bir kayıp yakını olan Muhammad al-Kassem ile temasa geçti. Muhammed'in kardeşi Kassem, Batı Suriye'nin Golan Tepeleri bölgesinde yerle bir edilmiş bir tampon bölge şehri olan Kuneytire’de tatlıcılık yaparak geçimini sağlıyordu.

"Allah’a şükürler olsun. Genç adam sağ salim ulaştı" dedi telefondaki ses Muhammed'e.

Muhammed "Neden kardeşimin numarasından arıyorsunuz?" diye sordu. Telefondaki ses Kassem'in tekneye binmeden önce SIM kartını kendisine verdiğini söyledi.

İlk gün yaşanan bu konuşmalardan sonra yolcuların numaraları tamamen iletişime kesildi.

sherine_TR

Kaçakçılar tarafından Şerin'in kardeşine gönderilen mesajlar

Prenses Lulu yolcularının mülteci kamplarında olmadığı anlaşılınca, kaçakçılar taktik değiştirmeye başladılar ve yolcuların Kıbrıs'ta gözaltında olduklarına dair yeni hikâyeler uydurdular.

Bir söylentiye göre İngilizler onları askeri üste gözaltında tutuyordu. Bir diğeri Larnaka Liman’ında olduklarını ve yetkililerin onları serbest bırakmayı reddettiğini iddia ediyordu. Yayılan söylentilerden biri, geminin Kıbrıs'taki Yahudi işletmelerine saldırı düzenlemeyi planlayan Hizbullah ajanlarının varlığı nedeniyle durdurulduğu yönündeydi.

Bir kaçakçı, kayıplardan birinin eşine "85 kişi boğulmuş olsaydı en azından bir cesedin kıyıya vurmuş olması gerekirdi" dedi. "Fakat bu kişiler Kıbrıs'ta hapsedilmiş durumda, ama haklarında başka bir bilgimiz yok."

Dia, "Kaçakçılar, yolcuların iyi olduklarını ve gözaltına alındıklarını iddia ederek birçok hikaye uydurdular" diyor. Bunlardan en yaygın olanı, teknede üç milyon Captagon hapı bulunduğuna dair söylentiydi. Suriye’de üretilen bu sentetik uyarıcı, Esad rejimin başlıca yasadışı ihracat kalemlerinden biri olarak biliniyordu. İddiaya göre, yetkililer bu nedenle tekneye el koymuş ve herkesi tutuklamıştı. Kaçakçılar, sorunun çözülmesinin ardından yolcuların serbest bırakılacağını öne sürüyordu.

Daha ürkütücü ve tuhaf senaryolara göre ise yolcular Kıbrıs'ta değildi. Kimilerine göre tekne Suriye’ye itilmiş, yolcular meşhur Saydnaya Hapishanesi'nde “kaybedilmiş”, kimilerine göre ise organ ticareti için Libya’ya gönderilmişlerdi.

Birçok aile, kaçakçıların Ebu Seyf ve Ebu Fahd gibi aracılardaki paranın tamamını alabilmek amacıyla hikayeler uydurduğuna inanıyor. Bazı aileler kaçakçıların parayı iade ettiklerini söylerken bazıları ise aracıların teknenin vardığını iddia ederek parayı tuttuklarını söylüyor.

Tekne kaybolduktan yaklaşık iki ay sonra, yolculardan birinin kız kardeşi abisinin WhatsApp’ta "çevrimiçi" olduğunu fark etti. Mesaj atıp ve sesli notlar göndermeye başladı ancak gelen yanıtlar tuhaftı. "Sen kimsin?" diye sorduğunda cevap Çince geldi: "我是西莉亚" - "Ben Celsia."

"Bu telefonun sahibi nerede?" ve "Telefonun sahibi iyi mi?" diye sorarak bir cevap almaya çalıştı. Ödül bile teklif etti. "Telefonun sahibinin güvende olduğunu teyit etmek için bize fotoğraf gönderirseniz istediğinizi alırsınız."

Karşıdan gelen cevap netti: "Sizi tanımıyorum."

İKİNCİ BÖLÜM: "ŞEYTANLARLA UĞRAŞIYORUZ."

Trablus merkezli sivil toplum kuruluşu Cedar Hukuk Araştırmaları Merkezi'nde hukuki destek programı başkanı Muhammed Sablouh, Lübnanlı yetkililerin baş belası. 20 yıllık avukatlık kariyeri boyunca işkence ve insan hakları ihlallerine karşı hükümet ve ordu aleyhine davalar açmış ve bu sebeple devlet tarafından düzenli olarak tacize maruz kalmış. Cedar’a katıldığı 2020 yılından bu yana, kendi ifadesiyle “göçmenlere hukuki destek sağlamak ve farkındalık yaratmak için” çalışıyor.

Sablouh ile geçtiğimiz temmuz ayında Trablus'ta buluştuk ve o zamandan beri kendisiyle birçok kez konuştuk. "Bu şimdiye kadar karşılaştığım en karmaşık dava" diyor. "Sorun şu ki, her saat başı çocuklarını soran ailelerle temas halindeyim ve onlara söyleyebilecek hiçbir şeyim yok."

"Kaptanın ailesi, kaçakçıların kendilerine iki ay içinde hapisten çıkacağına dair güvence verdiklerini söylüyor. Ne hapishanesi? Bilmiyoruz" diyor ve ekliyor, "şeytanlarla uğraşıyoruz."

Avukat Sablouh, aralık ayı sonlarında Alarm Phone personelinin Prenses Lulu'nun onlarca kişiyle birlikte kaybolduğunu kendisine bildirmesinin ardından derhal "hızlı diplomatik iletişim yeteneğine sahip" Lübnan Dışişleri Bakanı Abdallah Bou Habib ile temasa geçmiş.

“Dışişleri Bakanı hiç yanıt vermedi…onları bir insan değil, sayı olarak gördü. Hiçbir ülkeyle temasa geçmedi."

Sablouh ayrıca Türkiye, Güney Kıbrıs ve Lübnan'daki çeşitli hükümet ve insani yardım kuruluşlarına da mesajlar göndermiş. Hatta "Kıbrıs'taki İngiliz üssünde olduklarına dair bir bilgi olduğu için İngiliz Büyükelçiliği ile bile iletişime geçtik" diye belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne de başvuran avukat, yolcuların Kıbrıs'ta olmadığını cevabını almış. Güney Kıbrıs'ın Lübnan Büyükelçisi ise şunları söylemiş: "Biz Suriye ya da Lübnan gibi insanları gözaltında tutup yalan söyleyecek değiliz. Burada açık kamplar var, insanları ağırlıyoruz. Eğer burada olsalardı bunu duyururduk."

Sablouh’un kayıp yakınlarıyla iletişimi "Kayıp Tekne Aileleri" adlı bir Facebook grubuna girip ailelerden bilgi toplamasıyla başlamış. Kısa sürede 75 isimden oluşan bir kayıp listesi oluşmuş ve bu liste daha sonra 85'e çıkmış.

Sablouh, ocak ayı başında teknede oğlu olan bir baba adına Lübnan'da suç duyurusunda bulunarak yasal süreci başlatmış. O zamanki amacının "kaçakçılık çetesini ifşa etmek değil, yargı yoluyla veri elde etmek... bu teknenin nerede olduğunu bulmak" olduğunu söylüyor.

On gün sonra Lübnan Savcılığı davayı İç Güvenlik Güçleri İstihbarat Şubesi'ne devretmiş. "Onlara bu numaranın -yolculardan birinin numarası- internet erişimi olduğunu söyledim. Bu da tekneden GPS bilgisinin alınabileceği anlamına geliyor. İstihbarat Şubesi sorumluluk almadı" diyen avukat, yüzüne defalarca telefon kapatıldığını söylüyor.

Şubat ayında savcılık aralarında el Baytar kardeşler, Hikmet el Arak (Ebu Fahd) ve teknenin asıl sahibinin de bulunduğu çok sayıda kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak hiçbiri gözaltına alınmadı. İlerleyen günlerde polis, el Baytarlar için paravan olarak çalışan Mahmud Eid'i tutukladı. Yine de "Çete üyelerinden hiçbiri tutuklanmadı" diyor Sablouh.

Lübnan mahkemelerinin yavaş temposundan bıkan Sablouh, Lübnanlı bir gazeteciyle güçlerini birleştirerek Trablus'taki kaçakçılık çetelerini iki bölümlük bir belgeselle ifşa etti. Ailelerin yardımıyla aracılar, onların arkasındaki isimler, rotaları planlayanlar ve tekneleri hazırlayanlar dahil olmak üzere bütün yapıyı ortaya çıkardı. Mahkeme belgelerinde yer alan bu isimleri aileler bizimle de paylaştı.

Ebu Fahd, Ebu Seyf ve diğerleri aracı olarak görev yaparken, asıl kaçakçılar Suriyeli Halid ve Fares el Baytar kardeşlerdi. Trablus'taki kaçakçılık ağının lideri olmakla suçlanan ve "el Hajj" olarak bilinen kişi ise Akkar, Tal Maayan'da yaşayan Lübnan vatandaşı Omar Halid el Masumi. 2019 yılında kaçakçılıktan hüküm giymiş bu ismi Sablouh "insan kaçakçılığı çetelerinin çok tehlikeli lideri" olarak tanımlıyor.

Sablouh'un belgeseli mahkemeye sunmasından üç gün sonra, 25 Haziran'da polis el Masumi'yi tutukladı. Tutuklama sosyal medyada duyuruldu. Fakat birkaç saat içinde serbest bırakıldı.

Tutuklama Mahmud Eid'in güvenliği konusunda yeni endişelere yol açtı. Diğer mahkumlar Eid’i tehdit ederek Omar el Masumi ile herhangi bir bağlantısı olduğunu inkar etmeye zorladılar. Sablouh kilit tanığı için koruyucu gözaltı talebinde bulundu.

Bu arada Prenses Lulu'nun nerede olabileceğine ilişkin yargı yoluyla cevap alma girişimleri de sonuçsuz kaldı. Davaya bakmakla görevlendirilen Yargıç Randa Nassar "işbirliğine yanaşmadı" diyen Sablouh aradan bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen ordu ve güvenlik birimlerinden talep ettiği GPS verilerini alamadı.

Sablouh, Lübnan'daki kaçakçılık operasyonlarında "güvenlik güçlerinin" bazı kesimlerinin de parmağı olduğunu düşünüyor ve "ailelerden ve göçmenlerden alınan büyük miktarlardaki paradan" pay aldıklarına inanıyor.

“Bir gecede dört tekne nasıl denize açılabiliyor da güvenlik güçleri bunu fark etmiyor? Güvenliğin işleyişine dair ciddi soru işaretleri var. Zamanla, Lübnan’ın Avrupa’ya baskı uygulamak amacıyla yasadışı göçü bilerek görmezden geldiği ortaya çıktı.” diye ekliyor.

Teknedeki yolcular, Lübnan'da yaşayan yaklaşık bir milyon Suriyeli'ye karşı mülteci karşıtı söylemlerin, zorla sınır dışı etmelerin ve çetelerin gitgide güçlendiği bir dönemde ülkeden kaçtılar.

Temel motivasyon ise AB’den alınan maddi destek. Sablouh’a göre, 2019’da yaşanan ekonomik çöküşten bu yana Lübnan devleti şu tavrı benimsedi: "Yasadışı göçle mücadele etmemi istiyorsanız, bana para verin… Bunu geçtiğimiz günlerde Yerinden Edilmiş İnsanlar Bakanı [Issam Sharafeddine], beş bin göçmeni denizin ötesine göndermekle tehdit ettiğinde ifade etti." Sharafeddine'nin yerine gelen Kemal Şahade ise Suriyelilerden "Lübnan için varoluşsal bir tehdit" olarak bahsetti.

Sablouh, ülkenin Suriyeli mülteciler konusunda “şimdiye kadarki en kötü ırkçı krizini” yaşadığını söylüyor. Bölge genelinde, yerinden edilmiş Suriyelilere karşı hem kamuoyunda hem de hükümetlerde giderek artan bir tepki gözlemleniyor. Yakın zamanda Türkiye'deki yaklaşık üç milyon Suriyeli mülteci, çete saldırılarına ve ana akım siyasi partilerin hedef göstermelerine maruz kaldı.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides 10 Ocak 2024 tarihinde Beyrut'ta Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile bir araya geldi. Görüşmede "insan ticareti ve kaçakçılığıyla mücadele, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’ne verilen desteğin güçlendirilmesi" gibi konuları içeren üç yıllık 1 milyar Avroluk mali yardım paketinin önünü açacak ikili işbirliği ele alındı.

Bu üst düzey temaslar sürerken, kıyılara vuran parçalanmış ve çürümüş cesetlere ilişkin haberler çoktan su yüzüne çıkmaya başlamıştı.

SAHİPSİZ ÖLÜLER

"Türkiye'de cesetler bulunduğuna dair haberler aldık. Kuzey Kıbrıs'ta da dört ceset olduğu bilgisi geldi" diyor Sablouh. Cesetlerin yolcularla ilişkilendirilmesi bir cevap ihtimali doğursa da, hızla yeni engeller ortaya çıktı. Aileler bulunan cesetler gibi çeşitli Akdeniz ülkelerine dağılmış durumdaydı: Lübnan, Suriye, Kıbrıs ve Türkiye. Olası eşleştirmeler ve soruşturma için gerekli olan uluslararası işbirliği ise mevcut değildi.

Kıbrıslı avukat Constantinos Tambourlas’ın olaylara dahil oluşu, Prenses Lulu'nun kaybolmasından iki ay sonra şubat ayında Limasol'daki bazı kayıp yakınlarının ofisine gelmesiyle oluyor. Kendisiyle görüşen kayıp yakınlarının, yetkililerin ailelerini hala Larnaka'daki limanda tuttuklarına ve dış dünyayla temaslarını engellediklerine inandıklarını söylüyor. Zaman içinde polisin kabalaşan tavrı, ailelerin bu komplo hikayelerine inanmasının yolunu açmışa benziyor.

Tambourlas yolcuların Kıbrıs'a ulaştığına ihtimal vermiyor. "Her yıl binlerce Suriyeli Kıbrıs'a geliyor ve hiçbiri gözaltında tutulmuyor" diyor. "Bu teknede otuz beş çocuk var. Alıkonulmaları mümkün değil, yetkililer tarafından da böyle bir açıklama yapılmadı" diyor.

Tambourlas Kıbrıs'taki ailelerin kimliği belirsiz cesetlerle karşılaştırılmak üzere DNA örnekleri verebilmeleri için hükümete dilekçe vermiş. Kıbrıs’ta görüştüğümüz tüm akrabalar örnek vermişti. Kuzey Kıbrıs'taki cesetlerin sonuçlarının negatif çıktığını söyleyen Tambourlas, Türkiye hükümetinin teste yanaşmadığını söylüyor.

"Evet, bu siyasi bir sorun" diyor. "Ekibimizden hiç kimse hükümet düzeyinde araştırma yapmak için Türkiye'ye gidemiyor."

Sablouh ise bu konuda "Ne yazık ki Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nin Türkiye'de bir kolu yok. Dolayısıyla her türlü yazışmanın doğrudan Türk yargısı üzerinden yapılması gerekiyor. Başka bir çözüm yok."

Türkiye'de kıyıya vuran cesetlerle ilgili Antalya’da yürütülen soruşturmada gizlilik kararı var ve hâlâ sonuçlanmış değil. Çeşitli birimlere Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında sorularımızı ilettik. Ancak tüm taleplerimiz reddedildi.

Lübnan'daki ailelerin DNA örneği verme süreci de lojistik ve politik engellerle karşılaşmış durumda. Devlet test masraflarını karşılamayı reddedince, bu yük çoğunluğu yoksul ailelerin üzerine kaldı. Ancak Lübnan hükümetinin Suriyelilere karşı beslediği düşmanlık yalnızca para ile ortadan kaldırılacak gibi değildi, önlerinde başka engeller çıktı. Ailelerin DNA örneği vermek için Tripoli’ye seyahat etmeleri gerekiyordu. Sablouh, "Eğer onları arabanıza alır ve güvenlik kontrol noktalarından geçirirseniz, mülteciler tutuklanır ve sınır dışı edilirler," diye anlatıyor durumun ciddiyetini. "Aileleri DNA testi için İç Güvenlik Güçleri'nin kışlasına götürürseniz, kayıtlarını kontrol edecekler. İkametgâhları geçerli değilse tutuklanacaklar, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne sevk edilecekler ve sonra da sınır dışı edilecekler." Durum böyle olunca, ailelerden hiçbiri test için örnek vermeye gelemedi.

Sablouh "teknenin Kıbrıs'a ulaşmadan battığına" inandığını söylüyor ancak sahil güvenliğin tekneyi geri itmiş olma ihtimalini de göz ardı etmiyor. Testlerle ilgili olarak, Interpol'ün kayıp kişilerin kimliklerini belirlemeye yardımcı olmak amacıyla geliştirdiği küresel DNA veri tabanı I-Familia’da yanıtların bulunabileceğine inanıyor.

Kimlikleri tespit edilemeyen dört ceset için 7 Şubat'ta Kuzey Kıbrıs, Dipkarpaz'da bir cenaze töreni düzenlendi.

"İKİ NUMARASI CESEDİN ANNESİ"

Teknelerin Lübnan'dan yola çıkmasından iki hafta sonra, Suriye’nin Tartus ilçesine bağlı El Hamidiye köyünün sahilinde iki ceset bulundu. Consolidated Rescue Group'un cesetlerden birinde bulunan ve üzerinde Arapça Ayet el Kürsi yazılı bir bilekliğin görüntülerini yayınlaması, Hamada'nın Dera'daki ailesinin dikkatini çekti. Haberi alan akrabaları aynı gün Tartus’a gitmek üzere yola çıktılar.

Hamada’nın annesi Vafa da onlarla gitmek istemiş fakat kayınbiraderi onun nasıl tepki vereceğinden endişelendiği için gelmesini istememiş. "Ama ben onun annesiyim" diyor Vafa "Onu kıyafetlerinden, nasıl göründüğünden ve nasıl koktuğundan tanıyabilirim." Sonunda Tartus'a gittiğinde, yakınları cesedi görmesine engel olmuşlar.

Cesetlerin bulunmasının ardından bu sefer Suriye’de bir DNA testi süreci başlamış. Vafa DNA örneği vermeyi kabul etmiş. Ancak devlet, laboratuvar ekipmanlarındaki hasar nedeniyle test sonuçlarının iki yıla kadar gecikebileceğini açıklayınca Hamada’nın ailesi, testin yapılabilmesi için Şam’daki özel bir tesise ödeme yapmak zorunda kalmış. Sonuçları beklerken, teknedeki yolcuların Lübnan'ın kuzeyindeki Rumiye’de olduğuna dair bir söylenti yayılmış. "İnsanları gönderdik, etrafa sordular ama hiçbir şey bulamadılar" diyor Vafa. Ardından yeni bir söylenti teknedekilerin Trablus'un kuzeyindeki el Kubba hapishanesinde tutulduklarını iddia etse de, bu da asılsız çıkmış.

Mart 2024’te, Şam’daki Atom Enerjisi Komisyonu’nun bildirdiği test sonuçlarına göre cesetten alınan örnekle Vafa’nın verdiği örnek eşleşmişti..

"İki numaralı cesedin annesi olduğum belirlendi" diyor Vafa. "O genç adam aslında benim oğlum ama benim oğlum değil. İnşallah benim oğlum değildir."

Esad rejiminin onlarca yıl uyguladığı işkence, şiddet ve propaganda Suriye halkında derin bir travmaya yol açtı. Birçoğu, kendi çocuklarını teşhis etmek gibi temel bir konuda bile Esad hükümetine güvenmiyordu. "Test beni ikna etmedi, hiç ikna etmedi. Neden bir parçam ikna olmadı? Bilmiyorum." Testlerin "hükümet gözetiminde yapıldığını" ve diğer cesedin 17 yaşındaki yeğeni Nidal değil, orta yaşlı bir adam olduğunu söylüyor. Teknede birlikte olan kuzenlerin bedenlerinin birlikte sahile vurmaması için hiçbir neden göremiyor.

Vafa ve ailesi cesedi teslim alarak Dera'ya götürmüş ve burada bir cenaze töreni düzenlenmiş. "Ceset İslami kurallara göre gömüldü. Hatta cenazeyi Tartus'tan Dera'ya getirirken din adamı ve polislerin gözetiminde getirdim.”

Aile hala belirsizlik içinde. Vafa eşinin "iki şeyden korktuğunu" belirtiyor: "cesedin bize ait olması ve olmaması."

Ayet el Kürsi işli bileklik

Şam'daki DNA testi sonucu bulunan cesetlerden birinin Muhammed al Hasavne'ye ait olduğunu gösteriyor.

Hamada'nın ailesi DNA testinin sonucundan şüphe duyuyor olsa da, ellerinde kabul veya reddedebilecekleri bir sonuç var. Diğer aileler için ise henüz hiçbir yanıt yok.

Geçen yaz Beyrut’ta buluştuğumuz Fatima Hanadi, sekiz aydır süren belirsizlik içinde oğlu Fuad’ı kaybetmenin acısıyla boğuşuyor. Yetkililerin hiçbir şey yapmamasına ve kaçakçıların ailelere yalan söylemesine karşı duyduğu öfkeyi gizleyemiyor.

“Ben öleyim ki o yaşayabilsin." diyor acılı anne. İçinin yandığını söylüyor. "Ben dinlenebileyim diye o bu yola çıktı. Yaşam koşullarımızı iyileştirmek için çalışmak istedi. Şu anda konuşurken damarlarımın parçalandığını hissediyorum."

"Fuad, sen benim soluduğum havasın. Ona bir şey olursa ölürüm."

Fatima, aile dostlarından birinin rüyasında tekneyi batarken gördüğünü, yolcuların denize düştüğünü ve Fuad'ın onları kurtardığını gördüğünü söylüyor. Rüyada "saçları daha uzundu," diyor Fatima, "çünkü olayın üstünden yedi ay geçmişti."

Çektiği çile onu bitkin düşürmüş. Yemek yiyemiyor. Uyuyamıyor. "Devam edemiyorum. Yoruldum, yoruldum," diyor. "Eğer öldülerse, bize nerede olduklarını söyleyin. Eğer öldüyse ağlayacağım. Neden kayboldular? Neden? Onlara ne oldu? Neden bana cevap vermiyor? Neden, kalbim? […] Her anne oğlunu yanında ister. Teknede çocuğu olan anneler arasında kalp krizi geçirenler var. Oğlumu istiyorum, onu şimdi istiyorum."

DNA testi sonucu ve Hamada’nın bilekliği, Prenses Lulu yolcularının denizde trajik bir olay yaşadığını ve yalnızca şişirilmiş lastiklerle hayatta kalmaya çalışırken boğulduklarını güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Herhangi bir arama kurtarma operasyonu yapılmaması, yolcuları Akdeniz akıntılarının insafına bıraktı. Hamada’nın cesedi, teknenin ayrıldığı Şeyh Zennad'a yalnızca 12 kilometre uzaklıktaki El Hamidiye'de bulundu.

Teknenin kaybolmasından sonraki haftalarda toplam 20 ceset karaya vurdu. Aralık sonu ile Şubat başı arasında Suriye, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs kıyılarında 19 ceset su yüzüne çıktı. Nisan ayında ise bir kadının cesedinin alt yarısı Kıbrıs, Aya Tekla'da kıyıya vurdu.

Antalya ve Muğla'daki on bir cesetten ikisinin Prenses Lulu ile ilgisi olmayan Türk vatandaşları olduğu tespit edildi. Birçok ailenin aksine, olayla bağlantılı hiç kimse yolcuların hayatta kaldığına gerçekten inanmıyor.

SON TANIK

PRENSES LULU'YU GÖREN SON KİŞİ Kıbrıs'a ulaşan son teknede bulunan bir adamdı. Lübnanlı olduğu için geri gönderilme endişesi taşıyor. Bu sebeple haberde adını vermememizi istedi.

"Gördüm, gördüm, gördüm," diyor. "Dördüncü tekneyi gördüm." Bulunduğu tekne kargo gemilerinin geçtiği sulara ulaştığında 12 Aralık günü öğleden sonraydı. Prenses Lulu’yu arkalarında gördüğünde hâlâ Kıbrıs'tan uzakta olduklarını söylüyor. Dördüncü tekne, yani Prenses Lulu, onlarınkinden çok daha fazla insan taşıyordu.

Yakınlarından geçen bir kargo gemisinin büyük dalgalar yarattığını söylüyor: "Dalgalar neredeyse bizi alabora ediyordu." Bulunduğu tekne dengesini yeniden sağladıktan sonra geriye dönüp baktığında Prenses Lulu’nun artık arkalarında olmadığını gördüğünü anlatıyor.

"Dalgalar tekneyi yok etti."

Bu, Prenses Lulu’nun görüldüğü son andı.

Kaynağımız tam saati hatırlayamasa da, olayın öğleden sonra erken bir vakitte, hava kötüleşmeye başladığında gerçekleştiğini söylüyor. "Hava kötü olduğu için hala Kıbrıs'tan biraz uzaktaydık. Biz de boğulmak üzereydik."

Birkaç saat sonra, akşam 17.30'da Kıbrıs Sahil Güvenliği üçüncü tekneyi kıyıdan yedi deniz mili açıkta tespit etti. O gece geç saatlerde limana vardıklarında, diğer iki tekne "çoktan oradaydı" diyor haber kaynağımız. Dördüncü tekne olan Prenses Lulu’dakiler ise kıyıya hiç varmıyor.

Kaynağımızın kargo gemisinin yanlarından geçtiğini söylediği yaklaşık konumu tespit ettik. Bu konum, devasa kargo gemilerinin sıkça kullandığı bir nakliye koridoruna denk geliyor. Bu konumdaki meteoroloji verilerini incelediğimizde o gün aynı saatlerde bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu anlaşılıyor. Fırtına başladığında, sonraki 24 saat boyunca bölgeyi etkisi altına almış. Veriler ayrıca rüzgâr ve dalgaların kuzeydoğuya doğru ilerlediğini gösteriyor ki bu da bazı cesetlerin neden Suriye ve Türkiye'de bulunduğunun açıklaması olabilir.

Bu teori, Ocak ayında Lykia World Antalya Oteli’nde kıyıya vuran cesetten bir gün sonra Antalya Valiliği tarafından da ortaya atılmıştı. Valilik; "Hâkim rüzgârın güney ve dalganın güneydoğu yönünden geldiği tespit edilmiş olup, muhtemel teknenin batması sonucunda bahse konu cansız bedenlerin akıntı, rüzgâr ve dalga sebebiyle ilimizin kıyı hatlarına sürüklenebileceği ihtimali değerlendirilmektedir." şeklinde bir açıklama yayınladı.

Suriye rejimi, Prenses Lulu'nun Lübnan'dan ayrıldığı günden neredeyse bir yıl sonra, 8 Aralık 2024'te düştü. Bu çöküş, yolcuların akıbetini belirleme çabalarında bir değişime işaret ediyor gibi görünüyordu. Sablouh, Suriyeli bir dışişleri yetkilisinin kendisine "hükümetin konuyu ciddiye alacağını" söylediğini aktardı.

Vafa, geçen ay Suriye'deki diğer ailelerle birlikte yeni hükümetle bir toplantı yaptıklarını ve bu toplantıda Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin kendilerinden Suriye mahkemelerinde "toplu bir şikâyette" bulunmalarını istediklerini söylüyor. "Bu, gidip topluca dava açacağımız anlamına geliyor” diye ekliyor.

Kıbrıs Savunma Bakanı Vasilis Palmas’ın Mart ayında yaptığı açıklamada sahil güvenliğin geri itme yaptığına dair iddiaları soruşturmayacağını söyledi. Söz konusu açıklamalar, Trablus'tan yola çıkan ve en az 20 kişiyi taşıyan bir göçmen teknesinin Kıbrıs açıklarında alabora olmasının ardından yapıldı. Teknedeki iki kişi kurtarılırken yedi kişinin cesedine ulaşıldı, diğer yolcular ise halen kayıp. Hayatta kalan iki kişi Kıbrıs Sahil Güvenlik ekiplerini kendilerini geri itmek amacıyla ateş açmakla suçladı.

Kayıp tekne hakkında bir soruşturma olup olmadığı, eğer yoksa açılıp açılmayacağı konusunda Kıbrıs Başsavcılığı ile temasa geçtik. Hiçbir yanıt alamadık.

Üç hafta önce Lübnan'da, aralarında el Masumi'nin de bulunduğu kaçakçıların yargılandığı davada, kabul edilmeleri halinde ömür boyu hapis ve hatta idam cezasıyla sonuçlanabilecek tüm suçlamalar mahkeme tarafından reddedildi. Hakim, olası suçların birkaç aydan üç yıla kadar hapis cezası öngören kabahatlere indirilmesi talimatıyla davayı savcılığa geri gönderdi.

Hakim, teknenin muhtemelen battığını ve yolcuların öldüğünü kabul etmekle birlikte gerekçeye "Denizde seyahat sırasında herhangi bir teknenin batması, bu ister yasal bir yolculuk sırasında isterse yasadışı bir yolculuk sırasında gerçekleşmiş olsun, meydana gelebilir" yazmış. Kararda, teknenin kapasitesinin üstünde yolcu olmasından ya da uygun can yeleği bulunmamasından hiç söz edilmiyor.

Mahkeme, Omar el Masumi'ye sadece 500 milyon Lübnan lirası (225 bin TL) tutarında para cezası verdi. 450 milyon Lübnan lirası (204 bin TL) ise kaçmasını engellemek için teminat olarak belirlendi. Bu miktar Prenses Lulu'da bir buçuk koltuk alabileceğiniz yaklaşık 5000 avro'ya denk geliyor.

Kayıp Göçmenler Projesi'nin (Missing Migrants Project) yayınladığı istatistikler 2023 yılında Akdeniz'de en az 3 bin 129 göçmenin öldüğünü gösteriyor ki bu sayı 2016'dan bu yana en yüksek rakam. Geçtiğimiz on yıl içinde 29.000'den fazla kişi Akdeniz’de hayatını kaybetti. Prenses Lulu'ya binen yakınlarının ardından bir buçuk yılı aşkın süredir derin bir belirsizlik içinde yaşayan ailelerin korkusu ise, sevdiklerinin de bir gün bu istatistikler içinde sayılması, ya da daha kötüsü - hiç sayılmaması.


Editör: Himanshu Ojha

Çeviri: Mina Eroğlu, Zeynep Şentek

Meteoroloji grafiği Ventusky

Haritalar Datawrapper


Bir yıl süren araştırmamız boyunca onlarca aile üyesiyle konuştuk ve hepsi kayıp sevdiklerinin belirsizliği karşısında duydukları acı, keder ve hayal kırıklığını samimiyetle bizimle paylaştı. Bilgi ve belge paylaşma konusundaki cesaretleri ve cömertlikleri, hikayeyi daha iyi anlamamıza büyük katkı sağladı. Haberin yalın ve anlaşılır olması açısından her birinin kişisel hikayesini anlatamasak da, belirtmek isteriz ki her biri eşit derecede değerliydi.

Return to stories


Follow us