Avrupa’da Doğa Kaybında Lider Türkiye

Lüks oteller, enerji santralleri, yat limanları: Türkiye’nin bitmek bilmeyen inşaat furyası ormanları, tarlaları ve sulak alanları beton ve asfalta çevirdi. Sadece altı yılda İstanbul’un Anadolu yakasından daha büyük bir alan yok edildi.

by Craig Shaw, Cemre Demircioğlu, Zeynep Şentek, Vedat Örüç

07 October 2025

Turkey, Europe

Türkiye, 2018 ile 2024 arasında yaklaşık 1.860 km² doğal ve tarımsal alanını inşaata kaybetti. Bu, İstanbul’un Anadolu yakasından daha büyük bir alana tekabül ediyor. Tarlalar, meralar, ormanlar, fundalıklar, sulak alanlar ve göl kıyıları… Bir kısmı eskiden yasalarla koruma altında olan bu alanlar, bugün bitmeyen inşaat açlığı uğruna geri dönülemez biçimde yok edilmiş durumda.

Tarım arazilerini de kapsayan bu yeşil alanların betona dönüştürülmesine “yapaylaştırma” adı veriliyor. Yapaylaştırmada konut ihtiyacı önemli bir etken olsa da, çoğu zaman “kamu yararı”yla ilgisi olmayan projeler öne çıkıyor: dev oteller, havaalanları, enerji santralleri, hatta ultra zenginler için inşa edilen yat limanları. Türkiye'de eskiden koruma altındaki göl kıyıları bungalovlara, verimli tarım arazileri ise organize sanayi bölgelerine teslim edilmiş bir halde.

Türkiye’nin doğası, parça parça ve ürkütücü bir hızla elimizden gidiyor.

Altı yılda 260 bin futbol sahasına denk gelen doğal alan ve tarım arazisi betona dönüştürüldü. Bu, yüz Beşiktaş veya yetmiş iki Kadıköy büyüklüğünde yeşil alanın kaybolduğu anlamına geliyor.

The Black Sea’nin parçası olduğu Green to Grey (Yeşilden Griye) gazetecilik projesi, Arena for Journalism in Europe ve Norveç medyası NRK tarafından koordine edildi. 11 ülkeden 41 gazeteci ve bilim insanı, Norveç Doğa Araştırma Enstitüsü (NINA) ile birlikte doğa kaybını ölçmek için yeni bir yöntem geliştirdi. Uydu görüntüleri, yapay zekâ ve saha araştırmaları birleştirilerek yapılan araştırmanın sonuçları Avrupa’da doğal ve tarımsal alanların ne kadar yaygın ve hızlı bir şekilde yok edildiğini ortaya koyuyor.

Avrupa Ekonomik Alanı ülkeleri, Birleşik Krallık, Ukrayna ve Balkanları kapsayan araştırmanın sonuçları 30 ülkenin Ocak 2018–Aralık 2023 arasında yaklaşık 9 bin km² yani Kıbrıs adası büyüklüğünde doğa ve tarım arazisini kaybettiğini gösteriyor. (Lichtenstein, Lüksemburg ve Malta hariç.) Her yıl ortalama 900 km² doğal alan ve 600 km² tarım alanı inşaata kurban edildi. Bu, her hafta 30 km², her gün ise 600 futbol sahası kadar yeşil alanın yok edilmesi anlamına geliyor.

Türkiye, araştırmayı kapsayan 30 ülke arasında açık ara ilk sırada. İncelenen toplam yüz ölçümünün yalnızca yüzde 12’sine sahip olmasına rağmen, doğa kaybının yüzde 21’inden sorumlu. Bu da Türkiye'de günde yaklaşık 0,83 km² doğanın, yani 116 futbol sahası büyüklüğünde bir alanın yok edildiği anlamına geliyor.

TÜRKİYE GRİYE DÖNÜYOR

Veriler yakından incelendiğinde, Türkiye’nin yalnızca Avrupa’da doğa ve tarım arazisi kaybında başı çekmediği, aynı zamanda en uç örneklerde de açık ara öne çıktığı görülüyor.

Avrupa’daki yüzölçümü açısından en büyük doğa kayıpları incelendiğinde ilk 20’den 18’inin Türkiye’de olduğu anlaşılıyor. Türkiye’nin kendi en büyük 20 inşaat listesindeki 11 yer ise organize sanayi bölgeleri (OSB'ler). Analiz ettiğimiz altı yıllık dönemde Türkiye’deki OSB sayısı 43 artarak 410’ün üzerine çıktı ve çok sayıda yeni proje de yolda.

Sadece bu birkaç yılda OSB’ler için yok edilen arazi miktarı 31 km²’ye ulaştı, yani 4.300 futbol sahasından fazla bir alan yok edildi. Üstelik OSB’lerin çoğu hâlâ tamamlanmış değil; bu da önümüzdeki yıllarda projeler tamamlandıkça yok edilen toplam arazinin artacağı anlamına geliyor. 2018’den önce kurulmuş 60 OSB’de yapılan genişlemeler de eklendiğinde, sadece altı yılda doğa tahribatına sebep olan sanayi bölgelerinin sayısı 120’yi aşıyor.

Bu tablo, Türkiye’nin sanayiyi büyütme uğruna değerli kamu ve tarım arazilerini feda etmeye ne kadar istekli olduğunu gösteriyor. Üstelik bu sanayi bölgeleri çoğu zaman, su kaynaklarına yakın ve son derece verimli tarım alanlarının üzerine kuruluyor.

TEMA Vakfı’ndan şehir ve bölge planlama uzmanı Dr Esra Yazıcı Gökmen şöyle anlatıyor: “Tarım arazilerindeki toprağın eğim düzeyi genelde sıfıra yakın oluyor. Bu durum, altyapı ve inşaat maliyetlerini düşürdüğü için tarım arazilerini daha cazip hale geliyor. Bu alanların su kaynaklarına yakın olması da sanayi faaliyetleri için önemli."

Sanayi yatırımları için arazilerin kamulaştırılması ise başka sorunları beraberinde getiriyor. Türkiye’deki OSB’ler çoğu zaman su kaynaklarını ve temiz havayı tüketirken yerel halk arasında hastalık oranlarını artırarak önemli çevresel ve halk sağlığı sorunlarına da yol açıyor. Buna ek olarak OSB’lerin çevrelerinde artan şehirleşme; TOKİ konutları, dev otoyollar ve limanlar gibi bağlantılı altyapı projeleriyle birlikte doğal alanların daha da daralmasına yol açıyor.

Listedeki en büyük OSB’ler Gaziantep, Aksaray, Balıkesir ve Bursa’da yer alıyor. The Black Sea olarak Bursa Karacabey’de küçük bir köy olan Taşpınar’ı kuşatmaya almış Teknosab projesine ve bölgeye etkilerine yakından baktık.

⌂⌂⌂

Bursa'daki Taşpınar Köyü Teknosab organize sanayi bölgesinin kuşatması altında.

⌂⌂⌂

On yıllar boyunca Taşpınar, buğday ve arpa tarlaları, meyve bahçeleri ve bereketli topraklarıyla tarım ve hayvancılıkla geçinen bir köydü. Marmara Denizi ile Ramsar Anlaşması'yla koruma altında olan ve çok çeşitli kuş türlerine ev sahipliği yapan Uluabat Gölü arasında kalan bereketli bir koridorda yer alan bu köy, köylülerden dinlediğimize göre eskiden capcanlıydı. Tarlalar sürülür inekler çayırlarda otlarmış. Taşpınarlılar köy kahvesinin eskiden genç yaşlı dolup taştığını, aralarında imece kültürü yaşattıklarını anlatıyor.

Bugün ise Taşpınar bomboş. Tarlalar kamulaştırılmış, evleri terk edilmiş, köy betonun kasvetli genişliğiyle parçalanmış durumda. Eskiden yerel yaşamı ayakta tutan tarım arazileri, “Türkiye’nin ilk yeni nesil yerel yenilikçi ve yeşil organize sanayi bölgesi” olan Teknosab tarafından yutulmuş durumda. Taşpınar'a olanlar, Türkiye’nin en verimli topraklarını feda etme pahasına sanayiyi genişletme kararlılığının çarpıcı bir göstergesi.

Teknosab’ın hikâyesi on yıl önce başladı. 2012’de Bursa Kent Konseyi, bilim insanları, sendikalar, ticaret odaları ve yurttaşlarla bölgenin geleceğini planlamak üzere toplandı. Katılımcılar hemfikirdi: Bursa’da yeni bir sanayi bölgesine ihtiyaç yoktu. Mevcut alanlar zaten yetersiz kullanılıyor, sanayideki boşluk oranları yüzde 40’a kadar çıkıyordu. “Sonuç olarak yeni bir sanayi bölgesine gerek olmadığı ortaya çıktı,” diyor Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi ve Bursa Kent Konseyi Başkanı Prof Ertuğrul Aksoy.

Buna rağmen sadece üç yıl sonra, yatırımcılar Bursa’nın batısında, Taşpınar köyünde devasa bir sanayi bölgesi önerisiyle harekete geçti. Ardından TMMOB, Ziraat Mühendisleri Odası ve Doğader bu yeni sanayi bölgesinin yer aldığı çevre düzeni planının iptali için dava açtı. Dava süresince bilirkişi raporları yazıldı. Uzmanlar, çiftçilerin zaten bildiğini doğruladı: toprak değerliydi, besin açısından zengindi ve tarıma son derece elverişliydi. Tüm uzman raporları, projenin köylülerin topraklarını ellerinden alacağı ve Uluabat Gölü’ne tehdit oluşturacağı konusunda yetkilileri uyardı. Fakat bu raporlar görmezden gelindi. Mahkeme, projede “üstün kamu yararı” gördü ve Teknosab lehine karar verdi.

2015’te araziler kamulaştırılmaya başlandı. Taşpınar’da görüştüğümüz köylülerden Mustafa Cingöz, yetkililerin kamulaştırılan araziler karşılığında başka yerden arazi verecekleri sözünü verdiğini ama bunun hiçbir zaman gerçekleşmediğini söylüyor: “Yeni arazileri almaya gittiğimde 'yer yok' dediler.” Cingöz topraklarının elinden alınmasını durdurmak için dava açmasına rağmen başarılı olamamış: “Her şey hep onların [Teknosab’ın] lehineydi,” diyor Cingöz. “Bizden yana olan bir mahkemeyle hiç karşılaşmadım. Benzer davaları takip ettik, köylüler hiçbirinde kazanamadı.” Cingöz toplamda 21 dönüm arazisini kaybetti.

Köylüler ayrıca kahvehanenin üst katındaki ‘ikna odası’ndan bahsediyor. Burada yetkililer, devletin fabrikaları kendisinin inşa edeceğini söyleyerek köylülerin vatanseverlik duygularına seslenmeye çalışmış. Oysa parsellerin hepsi özel şirketlere verildi.

Aradan geçen on yılda, köylülerin ve uzmanların öngörüsü doğru çıktı: burada bir organize sanayi bölgesine ihtiyaç yoktu. Teknosab’daki parsellerin çoğu hâlâ boş. Website'lerinde sıkça yer alan “yenilikçi ve yeşil” bir devrimden çok uzak bir şekilde, alanda faaliyet gösteren firmaların çoğu kimya, tekstil ve çelik üretiyor. Taşpınar’a verilen zararın ise geri dönüşü yok.

Teknosab’ın, Uluabat Gölü’nün su rezervleri üzerindeki etkisinin boyutu belirsiz. Uluabat, Avrupa’nın leylek köyü olarak bilinen Eskikaraağaç’a da ev sahipliği yapıyor. Devlet Su İşleri ile bu yıl imzalanan protokole göre Teknosab, gölün dengesini korumak için hayati önem taşıyan Çınarcık Barajı’ndan yılda 18,5 milyon metreküp su -yani 7.400 olimpik yüzme havuzuna denk bir miktar- kullanma hakkına sahip olacak.

İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi’nin temmuz ayında yaptığı konuyla ilgili basın açıklamasında şube başkanı Serdar Atilla Erdem “Çınarcık Barajı’ndan Uluabat’a taze su aktarımı, gölün ekolojik yaşamı için son derece önemli,” dedi.

Mustafa Cingöz, Taşpınar’ın bugünkü durumunu şu sözlerle anlatıyor: “Bu kahvehane eskiden genci, yaşlısı, dolardı. Şimdi burada oturan dört kişiyiz. İnsanın psikolojisi bozuluyor. Kimse kalmadı.”

Taşpınar’ın on dakika kuzeyinde TOKİ, henüz gerçekleşmemiş bir nüfus artışını öngörerek 72 hektarlık bir alanda yeni bir konut kompleksi inşa ediyor. Projenin ÇED raporunu hazırlayan uzmanlar, bölgenin bitki örtüsünde yaşayan hayvanlara dair kayıtsız: raporda inşaattan kaynaklanan gürültünün hayvanları daha “uygun” habitatlara kaçıracağı ifadeleri geçiyor.

Daha kuzeyde, Hürriyet köyünde de Teknosab ve beraberinde gelen otoyol ve demiryolu için arazilere el konulmuş durumda. Köylülerden Nejla Özkılıç şöyle anlatıyor: “Elimizde avucumuzda hiçbir şey bırakmadılar. Adımız köylü kaldı sadece. Tarlası olmayan birine nasıl köylü diyebilirsin?”

Kocaeli'deki Kandıra OSB'nin yapımına 2019'da başlanmasına rağmen bugün hala boş bir şekilde bekliyor.

Mersin'deki Tarsus OSB, Türkiye'de verimli tarım arazilerinin sanayiye kurban edilmesinin bir başka örneği.

“HİÇBİR ŞEY KALMADI. BURAYA SIKIŞTIK.”

Görüntüler, Ege kıyısında göçmen kuşlar için bir zamanlar hayati bir mola alanını gösteriyor. Çaltılıdere sulak alanı, YATEK tarafından inşa edilen ve lüks yatların yapılıp ve onarılacağı bir tesisin temelleri olan, bir kilometrekareden fazla betonun altında gömülü. Türkiye tarafından resmen sulak alan olarak tanınan Çaltılıdere, flamingolar, pelikanlar, karabataklar, çipura ve levreklere ev sahipliği yapıyordu. Buna rağmen, 2017 yılında gergin ve tartışmalı bir sulak alan komisyon toplantısının ardından 'sulak alan' statüsünü kaldırdı.

Komisyon toplantısından beş ay önce, YATEK’in o zamanki başkanı Aslan Bilgi, bir sektör dergisine verdiği röportajda niyetini açıkça ortaya koymuştu:

“Bu bölge ile alakalı daha önceden verilmiş olan sulak alanlar kararı, bizlere biraz zaman kaybettirmektedir. Dokuz Eylül Üniversitesi’nden görüş almak için çalışmalar yapıyoruz. Eğer istediğimiz sonuç çıkmazsa Ege Üniversitesi’nden görüş alacağız.”

Gerçekten de istedikleri oldu. Komisyon toplantısında valilik, Ege Üniversitesi’nden alınan yeni raporu sundu. Raporda Çaltılıdere için “birçok tür için yaşama ortamı olma ve kendi kendini koruyabilme ve yenilenebilme özelliğini kaybetmiştir,” ifadeleri geçiyordu. Valilik makamı nihai kararını verirken bu raporu esas gerekçe olarak kullandı.

“Sonunda katakulli yaptılar,” diye anlatıyor bir komisyon üyesi, “ve buranın sulak alan özelliğini iptal ettiler.” Diğer üyelerden farklı olarak, kuş gözlemi için gittiği Çaltılıdere kendisinin iyi bildiği bir yer. “Ara ara hâlâ olanları düşünüyorum ve her düşündüğümde yüreğim sızlıyor,” diyor. “Oradan bir daha hiç geçmedim, görmek istemiyorum.”

Bugün Çaltılıdere’deki manzara oldukça sarsıcı. Eskiden sulak alanın sınırı olan yerde durduğunuzda manzara göz alabildiğine sadece beton. 66 yaşındaki Gürsel Çakır, Çaltılıdere'nin flamingo kolonilerini hâlâ hatırlıyor: “Buralar eskiden kıpkırmızı olurdu. Yüzlercesi gelirdi. Rengârenk uçarlardı. İnşaat başlayınca hepsi gitti.”

Sulak alanlar karbon deposu ve doğal taşkın koruma sistemi olarak hayati öneme sahip. Yok edilmeleri ciddi ekolojik sonuçlar doğurabiliyor. “Sulak alanlar doğal bir sünger gibi davranarak yağışlı dönemlerde fazla suyu tutar, kurak dönemlerde ise bu suyu yavaş yavaş geri verir. Böylece hem taşkınları hem de kuraklık etkilerini hafifletir,” diyor Doğa Derneği’nden sulak alan uzmanı Burçin Yaraşlı. “Bu alanlar yok edildiğinde çevrede yaşayan insanlar doğrudan daha büyük risklerle karşı karşıya kalır.”

YATEK, projenin bölgeye büyük ekonomik büyüme ve binlerce kişiye istihdam getireceğini, yıllık 500 milyon avro değerinde ihracat yapılacağını iddia ediyor. YATEK eski başkanı 2021’de verdiği bir röportajda, “Türkiye’nin ve dünyanın en zenginleri, büyük yatlarını buraya getirip onaracak ya da inşa ettirecek,” demişti.

Ancak nüfusu 600 olan Çaltılıdere’de halk bölünmüş durumda. Kimileri iş ya da topraklarının değer kazanması umuduyla beklerken, diğerleri tamamen terk edilmiş hissediyor. “Burada olana karşı bir araya gelip duramadık,” diyor Çaltılıdereli bir balıkçı. “Şimdi de hiçbir şey kalmadı. Buraya sıkıştık.”

YATEK bize yazılı olarak verdiği demeçte, “Söz konusu yatırım çevresel düzenlemelere tamamen uygun, doğaya ve ekosisteme saygılı, sosyal açıdan sorumlu ve ekonomik açıdan da bölgeye ve ülkemize büyük fayda sağlayacak nitelikte bütüncül bir projedir,” dedi.

TINY HOUSE ÇILGINLIĞI

Türkiye’de geniş topraklar mega projeler tarafından yutulurken, Sapanca’dan uydu görüntülerine yansıyan bir başka bir gerçeklik var. Göl kıyısına ve tepelere yayılmış, küçük ama binlerce inşaat.

Bunların neredeyse tamamı, koruma altındaki doğal alanlar üzerine inşa edilmiş ve giderek büyüyen “tiny house” turizmi çılgınlığının parçası olan kiralık bungalovlar.

İstanbul’a sadece bir buçuk saat uzaklıktaki Sapanca, uzun süredir doğaya kaçış fırsatı arayanların sığınağıydı. Yeşil ormanları, dereleri ve 10 bin yıllık gölün keyifli kıyısı burayı hafta sonu ve günübirlik ziyaretlerin gözdesi haline getirmişti; ziyaretçiler göl kenarında kahvaltı eder, Maşukiye Deresi’nin yanında mangal yapardı.

Ancak ilçe, bungalov patlamasıyla birlikte adeta bir şantiyeye dönüştü. Birkaç ailenin arsalarına birer ikişer ev yapmasıyla başlayan süreç, kısa sürede bir salgına evrildi. “Sapanca'nın yerlileri diyebileceğimiz birçok ailenin uzun yıllardır sahip oldukları arsaları vardı,” diye anlatıyor Sapanca Villa ve Bungalov İşletmecileri Derneği (SAVİBU) başkanı Ali Safa Alaçam. “Bunlar hep atıl durumda duruyordu. Aileler arazilerini değerlendirmeye karar verdi ve mütevazı şekilde bir-iki bungalov yaptı.”

Kolay para kazanmanın cazibesi ilçede kısa sürede bulaşıcı hale geldi. “Hiçbir sınır yok, hepsini yerel halk yapıyor,” diyor Alaçam ve ekliyor: “Tam bir ekonomik ekosistem haline geldi. Herkes kazandı. Beş kişilik bir masada biri bungalovu işletiyor, biri temizliğini yapıyor, diğeri buzdolabını tedarik ediyor, kardeşi kahvaltıcı işletiyor. Böyle bir zincir olduk. Bu yüzden devlet başta göz yumdu işin gerçeği.”

Bugün ormanlara ve dağlara doğru yayılan binlerce bungalov, ruhsatsız ve kaçak şekilde inşa edilmiş durumda. Sapanca Belediyesi geçtiğimiz yıl ilçede 4.400’den fazla bungalov bulunduğunu, bunların yalnızca yaklaşık 400’ünün ruhsatı olduğunu itiraf etti.

_DSF8251

Bu bungalov çılgınlığı Sapanca ekonomisinin temel dinamiği haline gelmiş durumda: günlük kiralar toplamda milyarlarca lira gelir getiriyor ve temizlikçilerden kuryelere, restoran sahiplerinden tur operatörlerine kadar istihdam yaratıyor. Ancak bir yandan da Sapanca’nın en büyük zenginliğini, yani doğasını hızla tüketiyor. Göl kıyısının büyük kısmına artık halkın erişimi engellenmiş, yer yer kuş yaşamı için hayati öneme sahip sazlıklar yok edilmiş durumda. Yasa gereği, gölün içme suyu kaynağı olması sebebiyle çevresindeki ilk 300 metrelik alan, yani bugün yüzlerce bungalovun bulunduğu bölge, “Mutlak Koruma Alanı” statüsünde. Aslında burada turizmle ilgili herhangi bir yapıya izin verilmemesi gerekiyor.

Ocak 2025’te Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, kaçak inşaatlara karşı önlem almak yerine, Sapanca’nın koruma haritasını sessizce revize etti. Daha önce birinci derece sit alanı olarak belirlenen ve yapılaşmanın tamamen yasak olduğu araziler, “kontrollü kullanım”a izin veren kategorilere düşürüldü. Bu değişiklik, koruma altındaki araziler üzerine hali hazırda hukuksuzca inşa edilmiş olan yapıları fiilen yasallaştırmış oldu. Bunlar arasında 130 milyon dolarlık Kempinski NEF Sapanca ve AKP'ye yakın isimlerle bağlantılı Lake Look isimli lüks bungalov işletmesi de bulunuyor.

“Bu hukuka uygun bir uygulama değil,” diyor çevre avukatı Esmanur Çağlak. “Ancak uygulamada sahada gördüğümüz idarenin normalde bu kaçak veya izinsiz yapılaşmalara dair yıkım, para cezası gibi yaptırım gücü bulunmasına rağmen, kamu otoritesi doğal varlıklarımızı talan eden şirketler üzerinde kullanılmıyor. Bunun sonucunda bugün sapancadaki bungalov istilası ile baş başa kalmaktayız,” diye ekliyor.

Bungalov tartışması aynı zamanda siyasi bir meseleye dönüşmüş durumda. CHP’li belediye başkanı Nihat Arda Şahin, daha sıkı denetim çağrılarına kulak verirken, “doğmuş çocuğu boğmak gibi bir niyetimiz yok” diyerek sektörün ilçeye getirdiği faydaları da görmezden gelmeyeceklerini belirtti. AKPli yetkililer ise onu bu süreci kötü yönetmekle suçladı. İçişleri Bakanlığı mart ayında Şahin ve yardımcıları hakkında bir soruşturma bile açtı. Şahin ise bunu, iktidar partisinin muhalefete yönelik daha geniş çaplı saldırısının bir parçası olan politik bir hamle olarak nitelendirdi.

Ekolojik yıkımın yanı sıra Sapanca kamuoyunda yeni bir itibar da kazandı. İstanbul’dan giden bir ziyaretçi şöyle diyor: “Bizim jakuziye girmek, jakuzide sevişmek gibi amaçlarımız vardı. Çünkü biz böyle şeyleri seviyoruz. Açık havada sevişme fikri çok iyi gelmişti bize." Yıllardır bölgeye giden bir diğer ziyaretçi ise ilçeyi şöyle tanımlıyor: “Artık daha çok ‘yasak aşk yeri’ gibi, romantizm ve evlilik dışı ilişkilerin yaşandığı bir yer daha çok.” Sosyal medyada ise “romantik” tiny house reklamları sık sık seks işçilerinin teklifleriyle birlikte yer alıyor. Yerel halk, artış gösteren taciz ve şiddet olaylarından söz ediyor; eleştirenlerin ise tehdit edildiğini anlatıyor.

Güvenlik de ayrı bir endişe konusu: Son yıllarda bungalovlarda kimisi ölümle sonuçlanan yangınlar, odalara gizlenmiş kameralar ve ruhsatsız bir tesiste bir çocuğun havuza düşüp boğulması gibi olaylar yaşanıyor.

Sapanca, Türkiye’nin mega projelerinden ölçek olarak farklı görünse de, yaşanan hikâye aynı: yeşil griye dönüyor. Her bir inşaat, kamusal alanları, biyolojik çeşitliliği ve toplumsal dokuyu rant uğruna her geçen gün biraz daha törpülüyor.

“Toprak tahribatının boyutunu her geçen gün daha derin terimlerle anlatmaya devam edeceğiz,” diyor TEMA Vakfı Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Eylem Tuncaelli. “Bilimi ve etiği göz ardı ederseniz, yaşamın sürdürülebilirliğini değil, kalkınmanın sürdürülebilirliğini önceliklendirirseniz sadece Türkiye'de değil, bunu yapan her ülkede ne yazık ki bu durumlar yaşanır.”

⌂⌂⌂

Yapaylaşmanın en büyük örneklerinin yarısından fazlası OSB’lerden olsa da, veriler başka mega projeleri de öne çıkardı.

Bu projelerin en büyüğü, Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santrali. Çevre örgütleri, yıllarca yapımını engellemek için mücadele etti. Henüz faaliyete geçmeyen santralin inşaatı devam ediyor.

Acacia Madeni, Kastamonu’nun Hanönü ilçesinde açık ocak yöntemiyle işletilen bir bakır madeni. Maden, orman arazilerini devasa çukurlara ve atık göletlerine dönüştürdü.

Haberlerde, madenin atık borularının en az üç kez patladığı, kimyasal atıkların toprağa ve Kızılırmak havzasını besleyen Gökırmak Nehri’ne sızdığı bildirildi.

Bölge sakinleri, Acacia Maden ve devlet denetçilerinin kirlilik kanıtlarını görmezden geldiğini, riskleri küçümsediğini ve halk sağlığını, tarımı ve ekosistemi korumakta başarısız olduğunu söylüyor.

Aydın–Denizli otoyolu, bu yıl Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıldı.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, “Yaban hayvanlarının karıştığı trafik kazalarını azaltmak amacıyla yapılan ekolojik köprüler, çevre duyarlılığı açısından da büyük önem taşıyor... Aydın–Denizli Otoyolu üzerinde bu tür bir ekolojik köprünün inşasına devam ediyoruz,” dedi.

Türkiye’nin yeni müşterek harekât merkezi olan Ay Yıldız Karargâhı, yani “Türk Pentagonu”, ABD’deki muadilinden daha büyük olacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Her yönüyle düşmana korku, dosta güven verecek bir yapı oluşturuyoruz,” dedi.

Bilecik Söğüt Altın Madeni, Gübretaş Maden’e ait. Şirket, geçen yıl madeni genişletmek için Finlandiyalı Metso firmasıyla anlaşma imzaladı.

70 milyon avroluk sözleşme; mühendislik, tedarik, çelik konstrüksiyon, borulama, elektrik, otomasyon, eğitim ve denetimi kapsıyor.

Kışladağ Altın Madeni, Kanadalı Eldorado Gold Corporation’a ait. Basında yer alan haberlere göre, maden Uşak’ın yıllık su tüketiminin %10’unu tek başına karşılıyor.

Eldorado Gold'un 2019 yılında Yunanistan’daki faaliyet bölgesindeki dereye ağır metaller sızdırdığı tespit edilmiş, çevre yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle şirket mahkemede suçlu bulunmuştu.

Bunlar münferit örnekler değil. Türkiye’nin kırılgan doğası, her gün ülkenin dört bir yanında biraz daha tahrip ediliyor.

“BU BİZİM GELECEĞİMİZİ BELİRLİYOR. TAŞTAN BİR ÇÖLDE YAŞAYAMAYIZ.”

Green to Grey projesindeki medya ortaklarımız, Avrupa genelinde benzer örneklerin fazlasıyla bulunduğunu ortaya koydu: Portekiz’de kraliyet ailelerine ve Hollywood yıldızlarına hitap eden lüks golf sahalarından, Amazon tarafından finanse edilen ve Yunanistan’da el değmemiş bir dağın zirvesine kurulan rüzgâr türbinlerine kadar... Norveç’ten İtalya’ya, Finlandiya’dan Fransa’ya kadar her yer doğal alan kayıplarından etkilenmiş durumda.

Gazeteciler, Yunanistan’ın kuzeyindeki Vermio Dağları’nın zirvesinde yer alan, tamamen el değmemiş doğa alanlarının iki büyük rüzgâr çiftliğine dönüştürüldüğünü ortaya çıkardı. Amazon, Vermio projesinin üreteceği elektriğin tamamını 20 yıl boyunca satın almayı kabul etti. Şirketin bu enerjiyi veri merkezlerini çalıştırmak için mi, yoksa yalnızca “yeşil enerji sertifikaları” elde etmek için mi kullanacağı ise hâlâ belirsiz.

Son üç yılda, bu rüzgâr çiftliklerine hizmet etmek için Yunanistan’da "el değmemiş bölge" olarak korunan yerlere yaklaşık 60 kilometre yeni yol inşa edildi; en az 1,48 km²’lik doğa yok edildi. “Daha birkaç ay öncesine kadar Vermio’nun 2.063 metrelik zirvesine çıkmak cesaret isterdi. Bugün oraya arabayla gidebiliyorsunuz,” diyor aktivist Giorgos Kasapidis.

İtalya’nın dünyaca ünlü Garda Gölü civarındaki turizm yatırımları gitgide artmakta ve bu sebeple bölgenin zengin biyolojik çeşitliliği tehdit altında. Uzmanlara göre kıyı şeridi spor turizmiyle tahrip ediliyor ve koruma çabaları etkisiz. Trento’daki Bilim Müzesi’nden zoolog Osvaldo Negra, “Koruma genellikle yalnızca az ziyaret edilen alanlara uygulanıyor; en çok turist çeken bölgeler korumasız kalıyor. Bu da göl ekosisteminin hızla bozulmasına yol açıyor,” diye açıklıyor.

Garda Gölü’nün hassas ekosistemindeki yıkımı durdurmak bir yana, yetkililer şimdi bölgeye gelen turistlerin sayısını kaldırabilmek için yeni projeler planlıyor. Udine Üniversitesi’nden beşeri coğrafya profesörü Francesco Visentin şöyle dedi: “Limit kavramını aklımız almıyor. Daha fazla yol, daha fazla yatak, daha fazla altyapı sorunu çözmüyor. Bunlar sadece daha fazla turisti buraya çekiyor.”

Araştırmacı Peter Lacoere, bu durumu “küçük kararların tiranlığı” olarak tanımlıyor: “Her belediyenin verdiği bir iki karar küçük görünebilir ama bunlar zaman içinde biriktiğinde çevre üzerinde yıkıcı sonuçlar doğuruyor,” diyor.

Stefano Nicoli / Facta

Garda Gölü. Fotoğraf: Stefano Nicoli / Facta

Doğayı turizme kaptırmak sadece Türkiye, Yunanistan veya İtalya gibi güney ülkelerini etkilemiyor.

Finlandiya’daki Utsjoki Arctic Resort’un cam kubbeli kulübelerin içinden, ziyaretçiler kuzeyin vahşi doğasına, Arktik manzaralarına ve kuzey ışıklarına bakabiliyorlar. Ama burası artık “el değmemiş bir doğa” değil.

Altı yıl önce, tatil köyünün bulunduğu yerde bir orman vardı. Analizimize göre, Finlandiya Laponya’sında 2018’den bu yana doğanın yok eden tüm inşaat projelerinin %15’i turizm kaynaklı. Bunların çoğu konaklama tesisleri: kulübeler, oteller ve dağ evleri.

Laponya bölgesinin başkenti Rovaniemi, bölgedeki en büyük doğa kayıplarını yaşadı. Sadece 60 bin nüfusa sahip olmasına rağmen, kent 2024 yılında 1,5 milyon gecelik rezervasyon aldı. Rovaniemi kalabalıklaştıkça, turistler el değmemiş doğa arayışıyla daha uzak bölgelere yöneliyor. Verilerimiz, bölgedeki bazı kasabalara yapılan yeni inşaatların yarısından fazlasının turizmle ilgili olduğunu ortaya koyuyor.

Geçen bahar, Inari belediye meclisi, Avrupa’nın en ücra köşelerinden biri olan Laponya’daki Inari Gölü kıyısında 227 bungalov inşaatını onayladı. Bu arsalar, yerli Sámi topluluklarının nesillerdir ren geyiği yetiştiriciliği yaptığı eski ormanlık alanlarda bulunuyor.

“Planlanan şey tamamen akıl dışı,” diyor Inarili Sámi ren geyiği çobanı Elle Maarit Arttijeff. “Neredeyse tüm ren geyiği yetiştiricileri, ister madencilik, ister ağaç kesimi, ister turizm olsun, bu tür projelerin otlaklarımızla rekabet etmesinden endişe duyuyor." Meclisin verdiği bungalov kararı, otlakları korumak için 20 yıl önce ren geyiği çobanları ve devlet ormancılık şirketinin aralarında yaptığı anlaşmanın fiilen tersine çevrilmesi anlamına geliyor. "Bu durum hem inanılmaz derecede stresli hem de çok üzücü,” diyor Elle.

kauramaki_longplay_00067

Fotoğraf: Mikko Vähäniitty / Long Play

Değerli habitatlara inşaat yapmak, yalnızca hayvanların veya bitkilerin kaybı anlamına gelmiyor; aynı zamanda aşırı iklim koşulları ve artan sıcaklıklara karşı doğal savunmaların da yok olması demek oluyor.

Daha fazla bina, daha fazla ısı ve daha yüksek sel riski getiriyor. Avrupa ve Arktik, halihazırda dünyanın en hızlı ısınan bölgeleri arasında. Trondheim’daki NTNU Üniversitesi’nden biyoloji profesörü Gunnar Austrheim, 2018 tarihli IPBES Raporu’nun ortak yazarlarından biri. Rapor, Avrupa ve Orta Asya’nın iklim krizinin getirdiği gidişatı değiştirmek için derin toplumsal dönüşümlere ihtiyaç duyduğunu ortaya koymuştu. “Araştırmamız gösteriyor ki politikacılar harekete geçmek yerine ‘her zamanki gibi devam etme (business as usual)’ anlayışına sığınmış,” diyor Austrheim.

Avrupa Parlamentosu Yeşiller üyesi Lena Schilling, kısa vadeli kâr uğruna yok edilen her ormanın, verimli tarlanın ve biyolojik çeşitlilik alanının genç nesillere verilen sözlerin ihlali olduğunu söylüyor: “Yıllardır AB, iklim ve doğa koruma konusunda liderlik sözü verdi ancak bu araştırma gösteriyor ki aslında kendi geleceğimizi betona gömüyoruz.”

2024 yılında Avrupa Birliği, 2050’ye kadar AB genelindeki bozulmuş habitatların %90’ını yeniden canlandırmayı hedefleyen ve oldukça öncü bir yasa olan “Doğa Restorasyon Yönetmeliği”ni onayladı. İlk kez, ulusal hükümetler doğa koruma konusunda hedef ve süre belirlemekle yükümlü hale geldi.

Ancak düzenleme, tarım ve ormancılık sektörlerinden yoğun tepkiyle karşılaştı. AB’nin son bir yılda iş dünyasına bürokrasiyi azaltma sözü vermesi ve çevresel hedeflerini geri çekmesi nedeniyle, bu önlemlerin nasıl finanse edileceği ve uygulanacağı hâlâ belirsiz. Türkiye ise AB üyesi olmadığı için zaten bu tür yönetmeliklere şimdilik uymak zorunda değil.

AB daha önce sıfır "net arazi kaybı" hedefi koymuştu. Yani halihazırdaki doğal alanlar ve tarım alanları olduğu gibi korunacak ve 2050'ye gelindiğinde bu alanların hiçbiri artık inşaata çevrilmeyecekti. Avrupa Çevre Ajansı, Eylül ayında yayımladığı Çevre Durumu Raporu’nda, "net arazi kaybı" hedefinin 2050’ye kadar tutturulamayacağını kabul etti.

Amsterdam Vrije Üniversitesi’nden Peter Verburg, bu hedefe ulaşmak için Avrupa ülkelerinin hukuken bağlayıcı hedefler belirlemesi gerektiğini söylüyor: “Bu bizim geleceğimizi belirliyor. Taştan bir çölde yaşayamayız. Yeşil alanlara ihtiyacımız var. Ağaçları görmeye ihtiyacımız var. Doğanın bizi desteklemesine ihtiyacımız var, özellikle de iklim değişikliği sebebiyle.”

Türkiye’de ise TEMA durumun vehametinin farkında. “Evet, bunlar yaşanıyor” diyor Eylem Tuncaelli, bulgularımıza atıfta bulunarak ve ekliyor: “Önümüzdeki yıllarda bu tablonun değişmesi için acil politikalar geliştirilmesi gerekiyor. Doğal varlıkları korumak çok bileşenli bir çalışma. Karar vericileri etkilemek, halkın farkındalığını artırmak ve aynı zamanda bilime ve etiğe aykırı politika, uygulama ve kararlar karşısında hukuki süreçleri işletmek gerekiyor. Önemli olan vazgeçmemek.”

greentogrey.eu Arena for Journalism in Europe ve Norveç medyası NRK tarafından başlatılan bir araştırmacı veri gazeteciliği projesidir. Bu uluslararası iş birliğinde De Standaard (Belçika), Le Monde (Fransa), Long Play (Finlandiya), Die Zeit (Almanya), Reporters United (Yunanistan), Facta (İtalya), NRK (Norveç), Gazeta Wyborcza (Polonya), Datadista (İspanya), The Black Sea (Türkiye) ve The Guardian (Birleşik Krallık) yer alıyor.

Proje için bilimsel uzmanlığı Norveç Doğa Araştırma Enstitüsü (NINA) sağladı.

Green to Grey projesi hakkında daha fazla bilgi için: greentogrey.eu

Taşpınar drone görüntüsü: Vedat Örüç
Sapanca fotoğrafları: Özge Sebzeci
Akkuyu Nükleer Santrali görüntüsü:
Pléiades Neo © Airbus DS 2025
Pléiades © CNES 2018, Distribution Airbus DS
Diğer uydu görüntüleri Google Earth izniyle kullanılmıştır.

Green to Grey projesi, Journalismfund Europe ve IJ4EU desteğiyle üretildi.

Return to stories


Follow us