Bu mekânı seçmelerinin tek nedeni tam ortasında dansa uygun bir direğin olmasıydı – ancak provalar sırasında direğin tam olarak istedikleri gibi dönmediğini fark ettiler. Bolca telaş ve pas sökücü spreyin ardından direk sonunda dönmeye başlayınca herkes rahat bir nefes aldı.
Parti saati yaklaşıyor. Dansçılar küçücük soyunma odasında kostümlerine son dokunuşlarını yapıyor, makyajlarını tamamlıyor ve yirmi santimlik topuklularını giyiyor. Hazırlıklarını tamamlayanlar gösteri başlamadan önce sakin köşelerde son ısınma hareketlerini yapıyor.
Gündüzleri mühendis, muhasebeci, gazeteci olan bu dansçıların her birinin bu Cadılar Bayramı gecesinde büründükleri sahne kişilikleri var. Seçtikleri şarkılar eşliğinde, yüzlerce arkadaş, akraba ve yabancı karşısında direk üzerinde üçer dakikalık rutinlerini sergileyecekler. Heyecan dorukta.
Misafirler mekâna girmek için dışarıda sıralanmışken, Esin* hazırladığı rutini son bir kez prova ediyor. Cadı şapkası, kristal işlemeli bodysuit’i ve kırmızı rugan topuklularıyla direğin tepesine tırmanıp etkileyici bir dönüş sergiledikten sonra aşağı iniyor ve kameraya poz veriyor.
“Bu dans türü benim için kadınların vücutlarını en doğal haliyle, seksi dilini ve kadınlığını ise hiç çekinmeden özgürce ifade edebilmesi demek,” diyor. “Bunu Türkiye gibi bir yerde yapmak gerçekten aşırı zor. Ama ben hiçbir zaman hayatımı başkaları ne der diye yaşamadım.”
Kırmızı ışık ve duman sahneyi kaplıyor. Kalabalığın gürültülü tezahüratları ve çığlıkları eşliğinde Dansçılar birbiri ardına muhteşem spin’ler, pozlar ve split’ler sergiliyor. Seyirciler arasında erkekler de var ama bu gece çok da bir önemi yok. Önemli olan kadınların alkışı. Hareketler ne kadar cesur ya da seksiyse, kadın seyircilerin tezahüratları da bir o kadar yüksek oluyor.
Türkiye’nin batısında kalan herhangi bir ülkede sıradan bir cuma gecesi yaşanabilecek bu ortam, bugünün İstanbul’unda bir devrim hissi veriyor. Şaşkınlığını gizleyemeyen bir kadın seyirci, “Sürreal bir gece bu,” diyerek kahkahayı basıyor.
❦
Bir zamanlar Avrupa’nın ‘havalı’ başkentlerinden biri olarak tanıtılan İstanbul, son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, siyasal İslam yörüngesindeki koalisyonunun var olan hak ihlallerini çeşitlendirmesi ve derinleştirmesi ile anılır oldu.
Son on yılda hükümet, Batı’ya ve onun temsil ettiğini düşündüğü değerlere karşı giderek daha eleştirel bir tutum benimsedi; protestoları yasakladı, kadınları korumayı amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi, LGBTİ+ topluluğunu ötekileştirdi ve toplumun her kesiminden yüzlerce muhalifi hapse attı.
Geçen yıl bir kadınlar günü konuşmasında Erdoğan, kadınları “aileden koparan” her görüşün tehlikeli olduğunu söylemişti. “[Feminist örgütler] modernleşme ve Batılılaşma adına aileye savaş açtı,” dedi.
Bu siyasi atmosferde, İstanbul’da bir grup kadın ve LGBTİ+, feminenliklerini kucaklamak, kültürel kalıplara meydan okumak ve toplumsal güçlerini geri kazanmak için direk dansını sembolik bir tercih olarak görüyor. Hep birlikte, toplumsal ve siyasi baskılarına karşı dururken ortak bir dayanışma duygusu bulduklarını söylüyorlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2025’i “aile yılı” ilan etmesiyle birlikte LGBTİ+’yi suç saymaya yönelik olası yasal girişimin tetiklediği tartışmalar da bu güçlü dayanışmanın içinde eriyip gidiyor.
“Mesela bir hareketin içinde ya da direkte sıkışıp kaldım diyelim, yanımda o anda kim varsa beni her anlamda yükseltiyor,” diyor 28 yaşındaki sosyolog Berfin. “ Beni düşmekten kurtarıyor. Bu fiziksellik de aramızdaki bağı güçlendiriyor.” Berfin’in bu geceki performansı, mizahla korkunun bir karışımı. Gin Wigmore’un Kill of the Night şarkısıyla güçlü bacaklarını direğin etrafına doluyor. Pembe saten çiçekli sabahlığını fırlatıyor ve ağzından sahte kan sızmaya başlıyor. Rutini bittiğinde, çocuksu bir gülümsemeyle koşarak diğer dansçı arkadaşlarına sarılıyor.
Fotoğraf: Üzüm Derin Solak
“Türkiye’de toplu taşımaya mini etekle binmek, daha cesur giyinmek ya da bir kadın olarak sadece kendin için bir şey yapmak bile feminist başkaldırının bir parçası,” diyor Berfin. “Kamusal alanda görünümleriyle barışık kadın bedenlerinin bir araya gelmesi, birliktelik kurmaları başlı başına bir başkaldırı.”
Bazı rutinler sakin ve zarif, bazıları yüksek tempolu ve erotik. Ama dansçıların hepsi fiziksel olarak güçlü ve kaslı. Aralarında haftada beş gün antrenman yapanlar var. Birçoğunun vücudu direkteki emeklerin nişanesi, “pole kiss” dedikleri küçük morluklarla dolu.
Haftalarca hazırlığın ardından gösteri bittiğinde dansçılar birbirlerine uzun uzun sarılıp başarılarını kutluyorlar. Sahneyi boşalttıktan sonra, ellerinde içkileri mekânın terasına çıkıyorlar. Müzik yeniden başlıyor. Kendilerini tutamayan misafirler direğe sarılıp birkaç spin de kendileri deniyor.
❦
“BURASI BİZİM GÜVENLİ ALANIMIZ”
“Pole dance” ya da direk dansının Türkiye’de köklü bir geçmişi yok; Kadıköy'deki Pole’n Roll stüdyosunun kıdemli eğitmeni 41 yaşındaki Özge Uraz’a göre, dansın 2017 itibariyle yaygınlaşmasına pilates stüdyoları ve spor salonlarında ufaktan başlayan dersler vesile oluyor. Ancak camiada bu dansın nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili fikir ayrılıkları söz konusu.
Bazı stüdyolar direk dansının striptiz kökeniyle barışık. Örneğin ders programlarında “egzotik pole” denen türüne de yer veriyorlar. Bazıları ise bu kökeni reddederek direk dansını sadece fiziksel güçlenmeye yönelik “pole fitness” adı altında pazarlıyor. Kimi stüdyolar antrenmanlarda tanga giyinmeyi yasaklıyor.
Kostümlere yapılan müdahaleler ve yarışmalarda “aşırı” çıplaklığa getirilen yasaklar, iki Avustralyalı dansçıyı 2013’te ‘Pole Theatre’ (direk dans tiyatrosu) konseptini yaratmaya itmiş. Uraz’ın anlattığına göre, bu yaklaşım hızla ABD’nin Pole Show LA gibi etkinliklerine ve direk dansı geleneğinin zaten güçlü olduğu İngiltere, Almanya, Fransa ve Rusya’daki fringe festivallerinde etkisini göstermiş. Bu konseptte amaç, kurallara uymaktan ziyade yaratıcı performanslar ortaya koyabilmek. Bir başka deyişle izleyiciye hitap edebilecek her şeyi bir rutinde kullanmak mümkün.
Fotoğraflar: Özge Sebzeci
Geçen Mayıs ayında Pole’n Roll stüdyosu kendi tiyatro performansını sahnelemek üzere hazırlıklara başladı. Ortaya koymak istedikleri performans, altı ay önceki Cadılar Bayramı temalı gösteriden çok farklı. Yurtdışındaki benzerlerinin ruhunu taşıyan, geleneksel tiyatro, hikâye anlatımı ve dansı bir araya getiren bir şov.
Uraz için bu bir hayalin gerçekleşmesi demek. “2013’te direk dansına başladığımda, İstanbul’da yalnızca tek bir Rus bir dansçı vardı evinde ders veren,” diyor.
“Eskiden her şey gizli saklıydı,” diye ekliyor. “Derslere sadece kadınlar alınır ve ailelerimizin hiçbiri bilmezdi. Bugün ise seyircili bir ortamda sahneye çıkmaya hazırlanıyoruz. Kimin aklına gelirdi?”
Gösterişli Cadılar Bayramı performansından aylar sonra, yaşlanmış bir pasajın bodrum katındaki ufacık bir tiyatro sahnesindeyiz. Üst katlardaki askerî malzeme ve kırtasiye dükkânlarını geçip tiyatroya vardığımızda kendimizi tavşan deliğine düşen Alice misali Harikalar Diyarı’na inmiş gibi hissediyoruz.
Fotoğraf: Özge Sebzeci
“Kim olursak olalım burası bizim güvenli alanımız,” diyor Gizem, çıplaklık havası vermek için tasarlanmış ten rengi kostümüyle. “Bunu kendim için yapıyorum. Sınırlarımı zorlamayı seviyorum ve başkalarının hakkımda ne düşündüğü umrumda değil çünkü burada yargı yok.”
Gizem, boşanmasının ardından iki yıl önce direk dansına başlamış. Erkek meslektaşları öğrendiğinde işyerinde dedikodu konusu olmuş. Kadın amiri ise çok daha net konuşmuş. “Direk dansını sadece striptizciler ve porno yıldızları yapar.” Gizem artık o şirkette çalışmasa da bu olay, muhafazakâr hükümet ve toplumdaki destekçilerinden kaynaklanan riskler konusunda ilk deneyimi olmuş.
“Henüz radarlarına takılmadığımız için kısa vadede bir tehdit yok. Ama gelecekte ne olacağı belli olmaz,” diyor omuz silkerek. “Şimdilik toplumun çok küçük bir kısmını temsil ediyor olabiliriz ama yakında gençlerin ülkeyi dönüştüreceğine inanıyorum.”
Fotoğraflar: Özge Sebzeci
Güçlü bir direniş
40 yaşındaki minyon ama bir kas deposu görünümündeki Melek, Pole’n Roll’un kıdemli eğitmeni ve sahibi. Yıllarca erkek egemen inşaat şantiyelerinde mühendis olarak çalışmış; cinsiyet ayrımcılığı ve zaman zaman mobbinge maruz kalmış, sonunda işi bırakmış.
“Şirket değiştirmeyi düşünüyordum ama sonra direk dansını keşfettim ve bayıldım. Baktım, bir iş olarak da yapabilirim,” diyor, şekilli omuzlarını ovalayarak. Kendini ispat etmesinin beş yılını aldığını ekliyor.
“İlk başladığımda, eskort olup olmadığımı ve ne kadar ücret aldığımı soruyorlardı, dolayısıyla direk dansı yaptığımı çok nadiren söylerdim,” diyor. “Ailem Niğdeli, oldukça muhafazakar bir yer. Bırakın direk dansı yaptığımı, öğrettiğimi söylemeyi, ziyarete giderken dövmelerimi kapatırdım,” Melek babasına ne iş yaptığını hiçbir zaman söylememiş, kanser teşhisi konulduktan sonra bile. Melek’in işi hâlâ aile içinde konuşulmayan bir konu.
Yıllar içinde insanlar direk dansı fikrine alışmaya başlamış. “Bugün artık ‘eskort’ muhabbeti yok, aksine, güç ve disipline karşı duyulan bir takdir ve beğeni var,” diyor Melek. Şimdilerde İstanbul’un her yerine yayılmış onlarca stüdyo var.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden sosyolog ve öğretim üyesi İlknur Hacısoftaoğlu, hükümet politikaları ne kadar sert olursa olsun, toplumun baskılardan bağımsız, çoğu zaman kendi yönünde ilerlediğini ve bireylerin kendilerini özgürce ifade edebilmesi için toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde kendi alanını yaratabildiğini söylüyor.
“Sosyolojik olarak siyaset toplumdaki değişimleri kontrol etmekte başarısız,” diyor Hacısoftaoğlu. “Türkiye’de feminist hareket 1980’lerden bu yana güçlendi; fiziksel alanda güçlenmeye ve baskıyı reddetmeye odaklandı - ki bu da bugünün direk dansı topluluğunda hakim olan görüşler ile örtüşüyor.”
Akademisyen, toplumsal ilerlemenin asla tersine işlemeyeceğini vurguluyor. “Dünyanın hiçbir yerinde baskı altındaki insanlar bizzat mücadele ile kazandıkları haklardan kolayca vazgeçmezler ve Türkiye’deki kadınlar da uzun süredir hakları için mücadele etmekte,” diyor. “Muhafazakâr söylemler sanıldığı kadar yaygın değil, dolayısıyla son 40 yılda kazanılan hakları kaybettiremez.”
Fotoğraflar: Özge Sebzeci
Gösteri devam edecek mi?
Kadıköy’de sıcak bir Mayıs akşamı, insanlar sessizce pasaj merdivenleri boyunca dizilmiş bekliyor. Direk dans tiyatrosu duyuran herhangi bir poster ya da işaret yok. Girişteki güvenlik görevlisi nereye gideceğini bilmeyen izleyicileri kibarca aşağıya yönlendiriyor.
Gösteri, yeşil ışıklar altında yerde oturan sekiz dansçıyla başlıyor; kuş cıvıltıları ve John Lennon’ın Imagine şarkısı. Sahne, direklere bağlanmış renkli kurdelelerle cenneti tasvir ediyor. Çiçeklerle bezenmiş taçları ve çıplak ayaklarıyla dansçılar iki direk üzerinde sırayla neşeli pozlar sergiliyorlar. Derken müzik karanlık bir tona akıyor, savaşçı kostümleriyle sahneye giriş yapan dansçılar bir hışımla barışçıl dünyayı yerle bir ediyorlar.
Bir sonraki sahnenin teması sosyal medya. Sanat yönetmenlerinin mesaji, görsel benliklerimizin kölesi hâline geldiğimiz. Direk dansının kişileri özgürleştirmeye çalıştığı cenderelerden biri bu. Final sahnesi, isimlerimizden, unvanlarımızdan, sınırlarımızdan sembolik olarak sıyrılıp, bir birliktelik içinde varoluşumuzu yeniden keşfetmekle ilgili. Gösterinin tamamı, bu genç topluluğun başka bir geleceğe dair duyduğu özlemi yansıtıyor.
İzleyiciler arasında 57 yaşında Arzu da var; elinde kızına vermek üzere tuttugu rengârenk bir buket. Kendisinin başaramadıklarını başaran çocuğunu tebrik etmek icin bekliyor. “Eşim de muhafazakâr ama kızımızın seçimlerini destekliyoruz,” diyor. “Onun doğası bu, o aktivist. Birlikte polis gazı da yedik. Burası tam da onun inandığı özgürlükleri temsil ediyor.”
“Eleştirilerin, burun kıvırmaların hiçbiri umrumda değil. Her şeye rağmen kızımı desteklemeye devam edeceğim,” diyor 74 yaşındaki emekli öğretmen Sıdıka. Bu gece tiyatro gösterisinde sahne alan kızı Burçak’la gurur duyuyor. “Kötülüğe karşı en büyük güç sanattır,” diye ekliyor.
Biraz ötede 30’lu yaşlarında direk dansına başlayan 45 yaşındaki Suzan duruyor. “‘Kendine gel. Sen annesin, çocuğun var,’” demiş eşi direk dansı yapmak istediğini duyduğunda. O ise hiç dinlememiş.
“Bu ülkede erkekleri, kadınları ve hatta hayvanları yaralayan bir adaletsizlik duygusu var,” diyor. “Bu adaletsizliğe karşı atılan her adımda anneler, babalar, ve her kesimden insanlardan oluşan güvenli bir alan yaratmış oluyoruz, ki bu çok güzel.”
Fotoğraf: Özge Sebzeci
2027'de yapılması öngörülen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucu ne olursa olsun, 20 yılı aşkın bir süredir siyasal İslamcıların şekillendirmekte oldugu muhafazakâr sistemde, sağ politikaların Türkiye’nin geleceğinde daha etkin söz sahibi olması muhtemel.
“Yıllardır hayatımıza müdahalelerin farkındayız,” diyor Suzan. “Türkiye zaten bir çelişkiler ülkesi değil mi? Müdahale tabii ki hiç eksik olmayacak ama biz de her zaman bir yolunu bulup hayatta kalmaya devam edeceğiz.”
Direk dansı tiyatrosu sona eriyor. 30 dansçı, yüzlerinde simli makyajları, deri büstiyerleri ve mini etekleriyle kalabalık İstanbul sokaklarına taşıyor. Bir sonraki durak, kutlamaların devam edeceği bar. Gürültülü, coşkulu ve birine sıkı sıkıya bağlı bu grubun en azından bu gece keyfini hiçbir şey kaçıramayacak.
Fotoğraf: Özge Sebzeci
Pole tiyatrosu fotoğrafları: Özge Sebzeci
Halloween şov fotoğraf ve videoları: Üzüm Derin Solak
Editör: Mina Eroğlu
Craig Shaw'ın katkılarıyla.