Kağıttan Zafer

İkinci yılını dolduran AB-Türkiye mülteci anlaşması kağıt üzerinde zafer olabilir, peki ya gerçekte?

Craig Shaw, Zeynep Şentek ve Şebnem Arsu

30 Mart 2018

Read

Avrupa mülteci krizine son noktayı koyan, Avrupa Birliği ve Türkiye’nin iki yıl önce açıkladığı ancak yasal açıdan oldukça belirsiz temellere dayalı 3 milyar avroluk bir anlaşma olmuştu.

İkinci bir 3 milyarlık fonun açıklanması ile birlikte öğreniyoruz ki AB'nin başarı hikayesi olarak lanse ettiği bu anlaşma gerçekte bu tanıma pek de uymuyor; projeleri yürüten STK’lara baskı ve ceza uygulamaları yaşanıyor, paranın nasıl harcandığına dair hesap verilirlik oldukça sınırlı ve iki yıl geçmesine rağmen çoğu altyapı projesinin temelleri yeni yeni atılıyor.

AB’nin fonu Türkiye’deki mültecilere ağırlıklı olarak uzun vadeli çözümler yaratılmasını sağlamak amaçlı ama Türkiye hem kamuoyuna hem de yaptıkları karşılıklı görüşmelerde AB yetkililerine şimdiden mültecileri Suriye'ye geri gönderme konusunda açıklamalar yapmaya başlamış durumda.

Suriye'deki çatışmaların en yoğun yaşandığı 2015 yılı kitlesel bir mülteci göçünü de beraberinde getirdi.

Evleri yıkılmış ve hayatları tehdit altında olan binlerce erkek, kadın ve çocuk şiddetten kaçarak nispeten daha güvenli olan komşu ülkelere sığındılar.

Krizin başladığı 2011 yılından beri en az beş milyon Suriyeli Lübnan, Ürdün ve Türkiye'ye geçiş yaptı. Bazıları bu sınır ülkelerinde ikamet ederken, diğerleri yolculuklarını sürdürerek hayatları pahasına karadan ya da denizden Avrupa'ya geçmeyi denediler.

Alan Kürdi isimli 3 yaşındaki çocuğun Bodrum kıyılarına vuran cansız bedeninin görüntüleri 2015 yılında dünya çapında geçici bir empati seli yaratmış olsa da Avrupa'daki korkuları azaltmaya yetmedi. Birçok ülkede mülteci nüfusunun artma ihtimali liderler için siyasi krize dönüşürken, mülteci-karşıtı hassasiyetlerde artış görüldü ve aşırı sağ grupların seçimleri kazanma tehdidi belirdi.

Ancak Mart 2016'ya gelindiğinde Avrupa Konseyi'nin internet sayfasına bir açıklama eklendi. AB ve Türkiye’nin “göçmenlerin hayatlarını tehlikeye atmamaları için“ “düzensiz göçü durdurma“ ve “kaçakçıların iş modelini bozma“ kararı aldığı gururla ilan ediliyordu.

Dokuz maddeden oluşan ve “Türkiye'deki Mülteciler için Mali Yardım Programı” (FRiT) adıyla bilinen planda, yaklaşık 2,5 milyon mültecinin ağırlığı altında ezilen Türkiye'nin, mültecilerin Avrupa'ya girişini önlemek adına kara ve deniz sınırlarında daha sert güvenlik önlemleri uygulayacağı belirtildi. Ayrıca plan dahilinde Türkiye, Avrupa kıyılarına ulaşmayı başarmış potansiyel iltica başvurusu sahiplerinin ülkeye geri dönüşüne izin vermeyi kabul ediyordu.

Karşılığında, AB Türkiye'ye büyük vaatlerde bulundu. Türkiye'nin geri aldığı her mülteci için Avrupa da bir mülteci alacak, durma noktasına gelen Türkiye'nin AB üyelik süreci yeni fasıllar açılarak canlandırılacak ve Türk vatandaşları için vize uygulamaları yumuşatılacaktı.

En çok dikkat çeken unsur ise altı milyar avroluk ödemeydi. Bu nakit ödeme, acil gıda ve giyecek ihtiyacını karşılamaya yardımcı olurken bir yandan da sadece Türkiye'de mahsur kalan Suriyeliler’e değil, yeni komşularına alışmaya çabalayan Türk toplumuna da çok ihtiyaç duyulan hastaneler, okullar ve iş imkanları gibi uzun vadeli çözümler sağlayacaktı.

İki hafta önce AB ek bir açıklamada daha bulundu. FRİT'in ilk döneminin sonuçlandığını ve 3 milyar avroluk projenin başarıyla tamamlandığını duyurdu. Mali yardımı iki yıl daha uzatacak olan ve bir 3 milyar avro daha anlamına gelen ikinci fasıl için çalışmalara başlanacaktı.

Milyarlık Sınırlar (Billions for Borders) projesini yürüten The Black Sea ve European Investigative Collaborations (EIC) konsorsiyumunun gazetecileri, yapılan bu anlaşmayı derinlemesine incelediler ve bir dizi problemle karşılaştılar; şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin olmaması, Türkiye’nin proje alan STK'lara baskısı, ve uzun soluklu projelerin hemen hemen yarısının henüz başlamamış olması.

Sadece 12 bin mülteci Avrupa’ya kabul edildi

AB, sağladığı 3 milyar avroluk fon ile mültecileri önemsediğini göstermeyi amaçladı.

Her ne kadar bu yeni uygulama, milyonlarca yerinden edilmiş insanı kuşku yaratan ve temeli olmayan bir yasal çerçeve kapsamında Türkiye’ye bir nevi hapsetmiş olsa da, para kısa ve uzun vadeli ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılacaktı.

Kağıt üzerinde, FRiT fonunun “insani“ yardım kısmı - 3 milyar avronun yarısından biraz daha azı - Avrupa Komisyonu bünyesinde faaliyet gösteren, acil gıda ve nakit provizyonlarını, sağlık hizmetlerini ve geçici eğitim programlarını temin eden Sivil Koruma ve İnsani Yardım Operasyonları (ECHO) tarafından idare ediliyor.

Geri kalan 1.6 milyar, uzun vadeli ve insani yardım kapsamına girmeyen projeler için ayrılmış durumda. Bu para üzerindeki yetki Avrupa Komşuluk Politikaları ve Genişleme Müzakereleri (DG-NEAR) birimine ait. Para, ihtiyaç duyulan hastane ve okulların inşasının yanı sıra, öğretmen ve doktor istihdamı ile iş imkanlarına dair programlar için ayrılmış.

Bu ödenek aynı zamanda Türk kamplarından gelecek Suriyeli mültecilerin AB'ye yasal iltica süreçlerinin idaresini de kapsıyor.

Bu düzenlemenin önemli bir ayağı oldukça erken bir evrede başarısızlıkla sonuçlandı. Uygulamanın takibinden sorumlu Türkiye Göç İdaresi'ne yapılan 60 milyon avroluk bir desteğe rağmen, anlaşmanın aktif olduğu iki yıl süresince, Yunanistan'dan Türkiye'ye ancak 1,200 mülteci dönüş yaptı. AB bu konuda da isteksizdi; aynı süre zarfında üye devletler, program kapsamında yalnızca 12,000 mülteciyi ülkelerine kabul ettiler.

Yüksek doğum oranları ve devam eden sınır geçişleri sebebiyle FRiT imzalandığında 2,5 milyon olan Türkiye'deki mülteci nüfusu 3,5 milyona dayanmışken, anlaşmanın hayati bir unsuru olarak tanımlanan bu kanadın sessiz kırılışından AB'nin çok da endişeli olmadığı görülüyor.

The Black Sea, birliğe üye devletlerin temsilcileri ve Avrupa Konseyi'nin kilit isimlerinden oluşan Yürütme Komitesi'nin gizli tutanaklarının kopyalarına ulaştı. Komite, FRiT'in ilerleyişinin takip edilmesinden ve fonların tasnifinden sorumlu.

AB'nin “gizli” olarak tanımladığı tutanaklar, hiçbir üye devletin Türkiye'den gelip Avrupa'ya yerleştirilecek mülteci sayısının nasıl arttırılabileceği konusunu masaya yatırmadığını gösteriyor.

Belgelere göre bu konu ne zaman açılsa, komisyon sadece uygulamada eksiklikler olduğunu teyit ederek fonların başka hangi FRiT alanlarına kaydırılabileceği meselesini tartışmış.

Zorluklarla varılan ve dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 'zekice kotarıldığı'nı söylediği anlaşmanın üzerinden iki yılın geçtiği şu günlerde Avrupa Komisyonu, “2016 ve 2017 yılları arasında 3 milyarlık fonun tesliminde üzerine düşeni yaptığını“ ve şimdi “önümüzdeki iki yıl için ek bir 3 milyar avroyu aktif hale getireceğini,“ açıkladı.

The Black Sea'nin yaptığı incelemeler gösteriyor ki gerçekte, 26 uzun vadeli projenin belki yarısı kadarında temeller atılmış, çoğu ise tam anlamıyla başlamamış durumda.

Birçoğu önümüzdeki iki yıl içinde de tamamlanmayacak, bazılarının ise bitiş tarihi 2021 olarak belirlenmiş.

Okulların inşası ancak başladı, hastaneler ortada yok

AB'den gelen nakit için önemli bir öncelik hastane ve okullar. FRiT, her ikisi de Suriye sınır bölgesinde olmak üzere, Kilis'de yapımı öngörülen 300-yataklı hastane için 40 milyon Avro, Hatay'da 250-yataklı bir hastane için de 50 milyon Avro temin etti.

Ancak iki inşaat da başlamamış görünüyor.

Geçen Kasım ayında AB ile “delegasyon anlaşması“ imzalanmış olmasına rağmen, Kilis'teki hastane yapımının takibinden sorumlu Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası (CEB), The Black Sea'ye yaptığı açıklamada, henüz “projenin hazırlık aşamasının ilk evrelerinde olduklarını“ ve internet sayfasındaki kısa açıklamadan farklı bir bilgi veremeyeceklerini belirtti.

Hatay'daki inşaatın ilerleyişinden sorumlu Fransız Kalkınma Ajansı AFD, bilgi taleplerini cevapsız bıraktı. Yerel medya kaynaklarına göre inşaat henüz başlamamış durumda.

Okulların durumu da çok farklı değil. Alman Kalkınma Bankası Kreditanstalt für Wiederaufbau (KfW), 60 adet prefabrik okul inşaatına devam edildiğini söyledi. Türkiye'nin 14 farklı bölgesinde inşa edilecek 39 betonarme okuldan sekizinin yapı çalışmalarının başladığını ekleyen kurum, hangi tarihte teslim edilecekleri konusunda bir açıklama yapmadı.

50 okulun inşasına dair proje ise T.C. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından daha yeni ihaleye çıkarıldı.

AB Türkiye Büyükelçisi ise altyapı projelerinin takvimin gerisinde kaldığı görüşüne katılmıyor.

“Eğitim altyapısıyla alakalı Milli Eğitim Bakanlığı ile beraber çalışan KFW ve Dünya Bankası’yla, hastane inşaatları ile alakalı olarak da Sağlık Bakanlığı ile çalışan AFD ve Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası ile kontrat imzaladık,“ diye açıklama yapan Büyükelçi Christian Berger, şöyle ekledi: “Her iki hastane de Haziran 2021 tarihinde hizmete hazır olacak. Okul projeleri takvim dahilinde ilerliyor; örneğin, ilk tamamlanan okullarda bu sene Nisan ayında eğitime başlanacağını öngörüyoruz.“

Ankara'daki Avrupa delegasyonuna ve Brüksel'e göre, 3 milyar avronun harcanması büyük bir başarıyla gerçekleşti.

“2017 yılı sonu itibariyle 3 milyar avro değerinde 72 projeyi sözleşmeye bağladık. Ana hedef alanları insani destek, eğitim, göç idaresi, sağlık ve sosyo-ekonomik destek oldu,“ diyor Büyükelçi Berger.

“Halihazırda 1.85 milyar avro dağıtıldı, bu da taşıyıcı ortaklara paranın havale edildiği anlamına geliyor. Böylesi büyük bir meblağ ve alanların çeşitliliği dikkate alındığında, meslektaşlarımız Birleşmiş Milletler kurumları, bakanlıklar, uluslararası ve yerel STK'lardaki muhatapları ile gece gündüz çalıştılar.“

Ancak her yürütme komitesi toplantısında, Türkiye delegasyonu projelerin oldukça yavaş ilerlediği meselesini gündeme getirerek nakit akışının daha hızlı yapılmasını talep etti.

Bu tutum, Türk hükümetinin kamuoyunda seslendirdiği şikayetlerle de paralellik gösteriyor.

2016 yılında, gelen nakdin yavaş dağıtımına atıf yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Söz veriyorlar, tutmuyorlar,“ şeklinde konuşmuştu.

Bir de proje listesine yapılan ilginç eklemeler var. Ülkedeki Suriyeli işletmelerin, yatırımcıların, iş gücünün mülteci girişinden bu yana kaydını tutan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, “mültecilerin, ev sahibi toplumun ve diğer ilgili tarafların ekonomik ve sosyal dirayetini güçlendirmek“ temalı 15 milyon avro değerinde bir proje sözleşmesi imzaladı.

Bu kurumun yürüteceği proje ve bu maddi kaynağın nasıl harcanacağı konusundaki detaylar henüz açıklanmış değil. The Black Sea'nin bilgi taleplerine geri dönüş yapılmadı.

“Hiç kimse Erdoğan'a para verdiğimizi söylemek istemedi“

2016 yılı Mart ayında, AB liderleri anlaşmanın ideal çözüm olduğu konusunda üye devletlere ikna turları yaptığı esnada, Hollanda Dışişleri Bakanı mecliste yaptığı konuşmada paranın “Türkiye hükümetine verilmek üzere toplanmadığını,“ söyledi.

Belki de AB vatandaşlarının, milyonların Türk hükümetinin bütçesine doğrudan katkıda bulunacağına ya da şeffaflığın söz konusu olmayacağı projelere akacağına dair bir algıya kapılacakları endişesi taşıyorlardı.

Yürütme komitesi üyelerinden biri The Black Sea’ye yaptığı açıklamada, “Hiç kimse Erdoğan'a para verdiğimizi söylemek istemedi,“ dedi ve ekledi: “Ankara'nın bizzat para alması üzerinde anlaşılan planın bir parçası değildi.“

FRiT'in “Avrupa Komisyonu'nun normal işleyiş düzenini temsil etmediğini“ de ekleyen yetkili, “Oldu bittiye getirildi“ dedi.

FRiT'in son şeklini aldığı görüşmelere tanıklık eden müzakere ekibi üyesi bir diğer diplomat, “her iki taraf da gecikmiş bir müzakere sonunda el sıkışmaya can attıkları için uygulamaya dair detaylar tam olarak netleşmeden masayı terk ettiklerini“ söyledi.

Bir başka deyişle, Türkiye üç milyar avroyu bizzat alacağını düşündü.

AB tarafı ise, anlaşma hükümlerinin başından beri net olduğunu, Erdoğan'ın fonların ulaşmadığı noktasında sergilediği sinirli tutumun siyasi bir gösteriden öteye gitmediğini iddia ediyor.

“Ankara’ya hiçbir zaman bir açık çek yazılmadı,“ diyor DG-NEAR denetmeni ve şimdilerde FRiT takım liderlerinden Ruud van Enk. “Eğer ortada bir yanlış anlaşma oldu ise, bu Erdoğan'a ait.“

Türkiye’ye 660 milyon avro ayrıldı

Türk hükümeti kurumlarına tahsis edilen toplam 660 milyon avrodan bu güne kadar 400 milyon avrodan fazlası ödenmiş durumda.

Son bütçe beyanına göre, bu rakam FRiT bünyesinde Avrupa'nın övündüğü başarının ana bölümünü oluşturuyor.

Anlaşmanın başarısının büyük parçası olarak lanse edilen projeler, çok büyük miktarların aktarıldıkları programlar. Örneğin, Dünya Gıda Programı, yani WFP, “insani“ ödenek çerçevesinde 1.2 milyon mülteciye her ay sağladığı 24 milyonluk maddi yardım karşılığında 1 milyar avro aldı. Dünya Gıda Programı da, diğer tüm STK'lar gibi yüzde 7 oranında idari masraf gösterebildiğinden kendi bünyesinde kalan tutar yaklaşık 70 milyon avro.

Uluslararası STK'larla yapılan bu nakit hesabı, Türkiye merkezli STK'ların Avrupa Sivil Koruma ve İnsani Yardım Operasyonları (ECHO) bünyesindeki insani programlar kapsamında fon başvurusu yapamadıkları söz konusu olduğundan çok daha sorunlu.

FRiT kapsamında proje yapmak isteyen Türk STK’ları kendilerine vekil olacak Avrupalı bir ortak bulmak zorundalar, bu da idari masrafların ikiye katlandığı anlamına geliyor.

Brüksel’in çekincelerine rağmen FRiT kanalıyla direkt Türkiye'ye tahsis edilen 660 milyon Avro üç farklı bakanlığa aktarılıyor.

60 milyon avro, “mültecilerin ve göçmenlerin Türkiye'ye dönüşünü desteklemek“ kapsamında “gıda, sağlık hizmeti, ulaşım ve konaklama masrafları“nın yanı sıra kuruma alınacak “lojistik malzemeler“ karşılığında Türkiye Göç İdaresi'ne verildi. Ağustos 2016 tarihinde FRiT, Türkiye İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'ne bu paranın 12 milyon avrosunu gönderdi.

Kalan iki Türkiye programının proje toplamları 600 milyon: 300 milyonluk eşit iki tutar sağlık ve eğitim bakanlıklarına, doktor ve öğretmen istihdamı için aktarıldı.

Avrupa Komisyonu yıllık raporuna göre, bugüne kadar, 5,486 Türk öğretmen ve 813 sağlık çalışanı proje kapsamında bakanlıklarca işe alındı.

FRiT yetkilileri Türkiye'ye herhangi bir ön ödeme yapılmadığında ısrar ediyor; 402 milyon avronun bakanlıklara yapılan faturalı masraf karşılığı geri ödemeler olduğunu belirtiyorlar.

The Black Sea, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nden FRiT tarafından aktarılan 12 milyonla nerelere harcama yapıldığının bilgisini ve AB’ye harcama karşılığı sunulan faturaların kopyasını talep ettiğinde kurum, bu bilgi ve belgelerin paylaşılmasının AB yönetmeliğince “yasak“ olduğunu söyledi.

Avrupa Komisyonu ise Avrupalı vergi mükelleflerinden toplanan 12 milyon avronun nasıl harcandığına dair belge ve faturaların kendilerinde bulunmadığını söyledi.

The Black Sea'ye verilen cevapta, Avrupa Komisyonu sözcüsü, 10 milyon avronun Çankırı ilinde inşa edilecek Türkiye'nin 19. geri gönderme merkezinin inşası için Göç İdaresi’ne verileceğini söyledi. Ancak bu meblağın 12 milyonun bir parçası mı yoksa yeni bir ödenek mi olduğu konusunda bir açıklama yapmadı.

Sağlık ve eğitim bakanlıklarına tahsis edilen ödenekten aktarılan 390 milyon avronun kullanım detaylarına dair sorular ve harcama belgelerine ulaşabilmek için yapılan resmi talepler cevapsız bırakıldı.

AB Türkiye Büyükelçisi Christian Berger The Black Sea'ye yaptığı açıklamada kamu kurumlarının denetiminin AB'nin şeffaflık prosedürleri doğrultusunda diğer herhangi bir uluslararası ya da yerel STK incelemesinden farklı olmadığının altını çizdi.

Büyükelçi, “Bütün harcamalar teyide tabidir ve nihai denetimler bağımsız denetçiler tarafından yapılır,“ diye konuştu.

Ancak AB’nin teyit evrakları ve denetim raporları henüz kamu ile paylaşılmış değil ve Türkiye'nin de kendi harcama detaylarını saklı tuttuğu görülüyor.

Uluslararası STK'lara “gözle görülür baskı“

Yürütme komitesi toplantılarında çokça ve ısrarla gündeme gelen konulardan biri yabancı STK'lara karşı Türk resmi makamlarının tutumu olurken, AB üye devlet delegeleri sıkça “uluslararası STK'lara uygulanan gözle görülür baskı“ hakkında konuşmuşlar.

Altı milyarlık bu anlaşmanın uygulamaya konmasında STK'lar önemli bir rol oynuyor. AB müktesebatı yalnızca Avrupa merkezli organizasyonların insani yardım fonlarına başvurmasına imkan tanımakta - ve hemen hemen bütün acil yardım ödeneği bu yapı üzerinden aktarılıyor.

Toplantı tutanakları Türkiye'nin STK'lara karşı tutumuna dair endişeler içeriyor.

Geçtiğimiz sene 8 Kasım tarihinde yapılan komite toplantısında konuşan Avrupa Sivil Koruma ve İnsani Yardım Operasyonları (ECHO) Direktörü Jean-Louis de Brouwer, Türk İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun “güvenlik endişeleri sebebiyle uluslararası STK'lara karşı katı bir yaklaşıma“ sahip olduğunu söyledi.

Katı yaklaşımdan kasıt: grupların ülkede faaliyet göstermesini sağlayan izinlerin iptali, kayıt işlemlerinin yavaşlatılması, birkaç aylığına kısa süreli izinlerin verilmesinin tercih edilmesi ve STK'larda çalışan personelin bütünü için çalışma izni verilmesinin yavaşlatılması ya da engellenmesi.

Bu kısıtlayıcı önlemlerin AB delegeleri arasında korkuya sebep olduğu görülüyor; birden fazla FRiT projesinin taşıyıcıları olan Amerika merkezli Mercy Corps'un ülkeden atılması ve Danimarka Mülteci Konseyi'ne (DRC) kesilen cezalar da endişeleri arttırıyor.

Hakkında kesilen cezaya dair hiçbir aşamada resmi bir açıklama yapmayan, cezanın miktarına, içeriğine ve nasıl ödeneceğine dair detayları paylaşmayı da reddeden DRC, The Black Sea’ye verdiği demeçte, ülkede yürüttüğü projelerde çalışmak üzere istihdam edeceği Suriyeli elemanların çalışma izinlerinin alımı aşamasında yapılan hatalar yüzünden cezaya tabi tutulduklarını belirtti.

Devam eden temyiz süreci nedeni ile detaylara girilemeyeceğini söyleyen bir DRC yetkilisi yaptığı açıklamada “Aldığımız cezalar, çalışma izni olmayan Suriyelilerle imzaladığımız kontratların türü ile ilgili,“ dedi.

Bu ceza hakkında görüşü sorulduğunda FRiT uygulamasından sorumlu Ruud van Enk konu hakkında bilgisi olmadığını söyledi, AB Büyükelçisi Berger ise konunun ECHO ile görüşülmesini tavsiye etti.

Sadece 34 bin çalışma izni verildi

Türkiye'nin FRiT yüklenicisi bir organizasyona mali ceza uygulaması Suriyelilere çalışma izinlerinin verilmesindeki yavaş işleyiş göz önünde bulundurulduğunda problemli bir durum.

FRiT kapsamında, takibi Dünya Bankası tarafından yapılmak üzere İŞKUR'a 50 milyon avroluk bir fon verildi.

9 Mart 2017 tarihli yürütme komitesi toplantısında söz alan Türk delegasyonu ise mülteci iş gücünün yüzde 10 kadarına çalışma izni verildiğini söyledi. Ancak bu iddianın doğru olmadığı çok açık.

Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü (UNHCR) veri tabanı, Türkiye'de kayıtlı Suriyeli göçmenlerden çalışma izni verilebilecek durumda olanların (18-59 yaş arası) sayısını yaklaşık 1.75 milyon olarak veriyor.

Türkiye'nin kendi istatistiki verileri, son iki yılda, İŞKUR’un Suriyelilere 34,000 çalışma izni temin ettiğini söylüyor: 13,000'i 2016, ve 21,000'i 2017 yılında olmak üzere. Bu, yüzde 2’den daha düşük bir orana denk geliyor.

DRC'nin Türkiye'deki faaliyetlerine aşina olan bir avukat, uluslararası kuruluşların Türkiye'nin labirent misali bürokratik koridorlarında ilerlemeye çalışırken sahip olmaları gereken deneyim ve bilgi birikiminin noksanlığına dikkat çekti.

İsmini vermek istemeyen avukat, “Uluslararası STK'lar Türkiye'de insani yardım alanında çalışmak istediklerinde bazı özel koşullardan yararlanıyor olabilirler ancak yine de kanunen gerekli olan izin ve belgeleri temin etmek zorundalar,“ dedi.

“Bildiğim kadarıyla, Danimarka Mülteci Konseyi verdikleri iş ilanında Suriyeli istihdam edeceklerine dair yanlış bir ifade kullanmışlardı, prosedürde yapılan bir hataydı ve ceza ödediler.“

AB-destekli STK'ların maruz kaldığı baskı, kurumlar arasındaki kırılgan barış ortamına işaret ediyor.

Hükümete yakın medya organlarında koordineli olarak yürütülen bir karalama kampanyası sonucu Suriye'ye acil ihtiyaç götüren öncelikli kuruluşlardan Mercy Corps'un “terör örgütü ile bağlantılı kurum“ damgası yemesi, insani yardım alanında cephenin ne kadar kızışabileceğinin göstergesi oldu.

Dünyanın en büyük insanı yardım kurumlarından biri olan Amerika merkezli STK, Türkiye'nin “ülke dışına yasa dışı yollarla para kaçırıldığı“ gerekçesi ile tüm çalışanların izinlerini iptal etmesi ardından Gaziantep'teki ofislerini kapattı. Kuruma ihale edilen iki FRiT projesinden biri daha başlamadan rafa kaldırıldı.

Mercy Corps sürecini yakından takip eden uluslararası bir yardım kurumu çalışanı, tehdit ve sindirmenin boyutlarına dikkat çekti.

İsmini vermeyen kaynak, “Bazı üst düzey Mercy Corps çalışanlarının isimleri hükümet yanlısı gazetelerin manşetlerindeydi. Mercy Corps'un hükümet yetkilileri ile kurumun açık kalması adına yaptığı gizli toplantıların detayları ertesi gün aynı gazetelerin sayfalarında yer aldı. Sindirmenin boyutları bu dereceydi,“ şeklinde konuştu.

“Gitmek zorunda kaldılar. FRiT için tamamladıkları bir proje dışında, o da zaten Türkiye'nin Ege kıyılarında devriye gezen sahil koruma ekiplerine aldıkları deniz aracıydı, diğer projeyi başlamadan iptal etmek zorunda kaldılar.“

Eski sektör çalışanı, bu baskının Mercy Corps'a özel olmadığını, diğer birçok kuruluş için de geçerli olduğunu iddia etti: “Hiç kimse bu konuda konuşmak istemiyor çünkü konuşursan başına gelebilecekleri biliyorsun.“

Bu korku ve gizlilik ortamı diğer STK'lara da sirayet etmiş durumda: toplamda milyonlarca kamu ödeneği alıyor olsalar da bu paranın nasıl kullanıldığı ya da programların detayları hakkında bilgi paylaşmayı çoğu reddediyor.

The Black Sea, mülteci anlaşması çerçevesinde fon alan bütün organizasyonlarla temasa geçerek, projelerini, vaatlerini, başarı kriterlerini ve masraflarını açıklamalarını talep etti. Bazıları soruları yarım yamalak cevaplandırmakla beraber, çoğunluğu gazetecilerle konuşmayı reddetti.

Fransa merkezli büyük yardım kuruluşlarından Handicap International yetkilileri, Türkiye'deki zor şartlara atıf yaparak “Basın ile iletişim kurmadıklarını,“ söylediler. Kendilerine tahsis edilen 5 milyon avronun tam olarak nasıl kullanıldığına ve projelerinin ne olduğuna dair hiçbir bilgi yok. Biraz daha ısrarlı sorular karşısında Lyon ofisinde çalışan bir basın sorumlusunun verdiği cevap, “Ne düşünürseniz düşünün,“ oldu.

Toplamda 25 milyon avroluk fon almış olan Medecins du Monde, Relief International ve Concern Worldwide, benzer bir tutum sergilediler ve bilgi alma çabalarımıza rağmen, Türkiye'deki çalışmalarına ya da AB'den aldıkları fonları nasıl harcadıklarına dair yorumda bulunmayı reddettiler.

Hatta Concern Worldwide, yorum yapmamalarına sebep olarak “savaş bölgesinde çalışıyor olmalarını“ gösterdi.

Toplamda 38 milyon avro fon alan World Health Organization, International Medical Corps ve World Vision, bilgi almak için yapılan talepleri görmezden geldiler. IOM, GOAL ve Search for Common Ground gibi gruplar oldukça sınırlı bilgi paylaşımında bulundular ve gazetecilerin sorduğu asıl soruları yanıtsız bıraktılar.

AB Türkiye delegasyonu müşavirlerinden Michael Rupp, AB vergi mükelleflerinin paralarının emin ellerde olduğunun altını çizdi.

“AB parasını harcamak kolay değildir,“ diyen Rupp, “Her kuruşuna bakıyoruz,“ şeklinde konuştu.

Türkiye’nin mültecilerin geri dönmesi için oluşturmaya başladığı “karşıt söylem“

The Black Sea tarafından temin edilen komite tutanakları mevcut aşamada Türkiye ve AB arasında kıyasıya bir halkla ilişkiler oyunu oynandığını gösteriyor.

Mart'ta yapılan son toplantıda üye devletlerin hepsi, komitenin “işleyiş kuralları“ gereği önceden verilmiş fona dair bir “uygulama raporu“ görülmeden, ikinci üç milyarlık fonun tek taraflı alınan bir kararla taahhüt edilmesi karşısında “derin hoşnutsuzluklarını“ ifade ediyorlar.

Avrupa Komisyonu bu serzenişleri ciddiye almayarak, beş gün sonra ikinci fon dilimiyle ilgili resmi bir açıklama yapmıştı.

Tutanaklardan da anlaşıldığı üzere, buradaki mesele mültecilerin yardımına koşmaktaki aciliyet değil, Mart sonunda Varna'da gerçekleşecek zirve öncesinde FRiT'i bir başarı olarak lanse etmek ve AB liderlerinin kızgın bir Erdoğan'la karşı karşıya kalmamalarını garantileyebilmekti.

Mart’taki toplantı sırasında şikayetleri yatıştırmaya çalışan komisyon başkanı, üye devlet temsilcilerine hızlandırılan kararın “operasyonel bir hamle“ gerektirmediğini söyledi. Bu, yine kendisinin sözleriyle, “gerçekte fonun tahsis edilme tarihinin Eylül 2018 olmasından“ kaynaklanıyordu, telaş etmeye gerek yoktu. Yani şimdilik her şey göstermelikti.

Türk hükümeti ise kendi cephesinde, Erdoğan'ın AB'ye karşı saldırgan tutumunu ve kuvvetli adam taktiklerini dirayetin sembolü olarak parlatma fırsatını gereğince kullandı.

Bunun yanı sıra bazı AKP milletvekilleri FRiT çalışmalarını kendi icraatları gibi göstermeye çalıştı. Birçok bakan, milletvekili ve Başbakan Binali Yıldırım da dahil olmak üzere bir çok politikacı, hastane ve okulların yapılacağı bölgeleri ziyaret ederek altyapı çalışmalarının finansal kaynağı olan AB’ye atıf yapmadan projeleri övdü, hatta bazı projelerin Erdoğan’ın emriyle hayata geçtiğini ilan etti.

AB ise kendi içinde yaptığı toplantılarda Türkiye'nin niyetinin farklı olduğunu düşünüyor.

Mart’ta yapılan son toplantı sırasında, bir AB temsilcisi komitede yaptığı konuşmada, Türk yetkililerinin AB’yle yaptıkları görüşmelerde “bir kısım mültecinin evine dönmesi için şartların uygun olduğunu“ ilan eden “karşıt bir söylem geliştirdiklerini“ söylediğini beyan ediyor.

Bu taktik kamuoyunda da kendini göstermeye başladı. Son aylarda, Erdoğan ve eşi de dahil olmak üzere birçok üst düzey isim Suriyelilerin artık Türkiye'yi terk edebileceklerini telaffuz etmeye başladılar.

Ocak ayında Erdoğan, “Biz kardeşlerimizin topraklarına yerleşmesini istiyoruz. 3,5 milyon Suriyeli kardeşimiz evlerine dönsün istiyoruz. Bizdeki çadırlarda değil, kendi topraklarında onlara evler yapalım. Bunun için gayret ediyoruz,“ şeklinde konuşmuştu.

Bir sonraki ay Emine Erdoğan, insani yardım üzerine İstanbul'da düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada, “Güven ve istikrar sağlandığında yeni mülteci akınları duracak, Suriyeli kardeşlerimiz inşallah ülkelerine dönebileceklerdir,“ demişti.

Öte yandan, Suriyelileri geri gönderme meselesi kesin çizgilerle açıklanabilir bir mesele değil. Geçen yaz aylarında İstanbul merkezli İnsani Gelişme Vakfı tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin yüzde 52'sı ülkede kalmayı, yüzde 42'si ise Avrupa'ya erişmeyi arzu ediyor.

Ancak şimdilik, Avrupa sınırları ağır güvenlik önlemleri ile kuşatılmış ve ikinci 3 milyar avroluk dilim üzerinde anlaşmaya varılmışken, Avrupa Birliği 3,5 milyon insanın kaderini düşünmeyi iki yıl daha ertelemiş görünüyor.


Habere katkıda bulunanlar: John Hansen (Politiken), Emilie Ekeberg (Danwatch), Margherita Bettoni (The Black Sea), Hanneke Chin-A-Fo (NRC) Francesca Sironi (L'Espresso)
Fotoğraf: Özge Elif Kızıl/Anadolu Agency/Getty