Zehir Vadisi

Küresel sanayinin Türkiye’nin en yeşil ilçelerinden birini yaşanmaz hale getirişinin hikâyesi

By Zeynep Şentek, Craig Shaw
11 October 2019

Çerkeşli– “Herkes dursun,” diyor İsmail Sami, kalabalığı yararak öndekilere doğru ilerlerken. “Köyünü seven o odaya girmesin.”

Şimdi bekleşen köylüler, ne yapacaklarını kestiremeden birbirlerine bakıyor. Toplantıyı ayarlayan şirketin şık, takım elbiseli temsilcisi İsmail’e yanaşıp kim olduğunu soruyor.

“Yakında anlarsın,” diyor İsmail Sami ve kalabalığa dönüyor.

Bu sene 30 Mayıs’ta, pırıl pırıl, güneşli bir sabah, kırk kadar insan İstanbul’un güneydoğusunda, karayoluyla yarım saat uzaklıktaki Kocaeli şehrinde küçük bir köy olan Çerkeşli’nin ortasındaki bir avcı lokalinde toplandılar.

Mayıs ayının o perşembe günü kahvenin dışında toplananlar arasında bir avuç köylü, köyün muhtarı ve partilerin yerel meclis üyeleri var. Geri kalanlar, İsmail Sami de dahil, dört kilometre uzakta, batıdaki 47.000 nüfuslu Dilovası’dan gelen insanlar.

İçeride dokuz kişi –yedi erkek ve iki kadın–masalara oturmuş, kalabalığın gelmesini bekliyorlar. Dördü Kocaeli Valiliği’nden. İkisi çevresel etki değerlendirme şirketinden, biri Türkiye Çevre Bakanlığı’ndan, bir diğeriyse Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nden. Dilovası Orman İdaresi’nden bir şef de var. Dışarıda İsmail Sami’yle yüzleşen onuncu kişi Batuhan Ulaş ise dünyanın en büyük ikinci çimento üreticisi olan Alman Heidelberg Çimento ve Türkiye'nin en büyük şirketlerinden biri olan Sabancı'nın ortak mülkiyeti Akçansa’nın temsilcisi.

Gündemde Akçansa’nın yeni bir çimento fabrikası kurma planı var; Çerkeşli’nin hemen yanında kurulacak yeni fabrika geniş bir orman ve otlağı kaplayacak ve köy sakinlerini, kuzeye ve batıya yayılarak büyüyen sanayi bölgesiyle güneydeki Kömürcüler Organize Sanayi bölgesi arasında kalan dar bir alana hapsedecek. Söz konusu alan 838.000 metre kare; bütün bu arazi oyulup kazılacak ve Türkiye’nin iç ve dış pazarı için çimento üretiminde kullanılacak.

Türkiye’deki çevre yasaları uyarınca halkı bilgilendirme toplantısı yapılması yasal bir zorunluluk, bu sayede yöre halkı da yaşadıkları bölgede yapılacak değişikliklere itiraz etme şansını elde ediyor. Ancak Türkiye’de bu görüşmeler ekseriyetle bir formaliteden öte gidemiyor.

Akçansa’nın kendi çevre etki değerlendirme raporu, çimento üretiminin dünyada en çok kirliliğe yol açan sanayilerden bir olduğunu görmezden gelerek, Çerkeşli ve çevresinin uğrayacağı zararın çok düşük düzeyde ve telafi edilebilir olduğunu iddia ediyor.

Derken, parlak sarı tişörtlü ve kahverengi yelekli 35 yaşındaki İsmail Sami kalabalığa seslenip gerekçelerini sıralıyor. “Bu fabrika bu köy ve çevresi için büyük sorunlara yol açacak,” diyor. “Bu toplantı yapılamaz. Eğer yapılırsa, yapıldı diye yazacaklar, işte o zaman her şey biter, inşaata devam ederler.”

“Toplantıya katılmayalım,” diye yineliyor ve içeridekilere tutanağa toplantının yapılmadığını yazmalarını söylüyor.

Akçansa temsilcisi tamam diyor. Birkaç dakika sonra, kalabalığa yöre halkının inşaata karşı olduğunu belirten elle yazılmış bir not ulaştırıyorlar. Sami bu numaraya kanmıyor, kağıdı yırtıyor ve bir yenisini yazmalarını söylüyor. Gerilim artıyor. Bu kez kalabalık Ulaş ve İsmail Sami’nin ardından lokalin içine hücum ediyor.

Yedi adam ve iki kadın, kalabalığın huzurunda yeni belgeyi gönülsüzce imzalıyorlar; toplantının yapılmadığını, yöre halkının bilgilenme hakkını kullanmayı reddettiğini kabul ediyorlar. Akçansa’nın Çerkeşli yakınlarında bir milyon metreküp toprağı kazıp çıkarma planları şimdilik beklemek zorunda. Sami bunun bir zafer değil ancak oyalama taktiği olduğunun farkında.

image 2.jpg

Dilovası’nın kuzeyden görünümü (Petruț Călinescu, theblacksea.eu)

Sağlık açısından bir afet bölgesi

Akçansa’nın planlarını durdurma girişimi Kocaeli’de bölge halkıyla sanayiciler arasında sürüp giden bir dizi uzun anlaşmazlıkların son örneklerinden biri. Son otuz yıldır bölge, Kocaeli’yi Türkiye’nin en kirli yerlerinden biri haline çeviren ve ciddi çevre ve sağlık sorunlarına yol açan amansız endüstriyel gelişmeye tanık oldu.

The Black Sea ve European Investigative Collaborations adlı gazetecilik konsorsiyumu Kocaeli’de sanayileşmenin çevresel sonuçlarını inceledi ve bölgede geniş çaplı bir halk sağlığı krizine yol açan vakaları ortaya çıkardı.

Sağlıkla ilgili temel veriler Türk hükümetince gizli tutuluyor, bu yüzden yöreden onlarca insanla görüştük— ciddi, kronik hastalığı olan yetişkin ve çocuklarla, süregiden bir halk sağlığı krizi konusunda konuşmaktan korkan doktorlarla ve diğer uzmanlarla. Bağımsız araştırmalar, anne sütünün ve yeni doğan bebeklerin bile insan sağlığını tehdit eden miktarda zararlı maddelerden etkilendiğini gösteriyor.

Zehir Vadisi araştırması aynı zamanda bölgedeki kirliliğin boyutlarını da ölçmeyi amaçlıyor. Resmi istatistiki veriler muğlak ve güncellikten uzak olduğu için Dilovası’ndaki ana akarsudan numuneler alıp uzmanlara tahlil ettirdik. Numuneler cıva, demir ve amonyum gibi metal ve zararlı kimyasal seviyelerinin yasal sınırların katbekat ötesinde olduğunu gösterdi.

2007’de, bir Meclis araştırma komisyonu bölgedeki sanayileşmenin çevreye etkileri hakkında bir rapor hazırlamıştı ve Dilovası’nın bir “sağlık açısından afet bölgesi” ilan edilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Ancak devlet, sanayi bölgelerinin sayısını çarpıcı bir ölçüde arttırarak ve bölgedeki şirketlere teşvikler sunarak, Kocaeli’deki sanayileşmenin önüne geçmek yerine onu destekledi.

Araştırmamız gösteriyor ki, meclis komisyon raporunun yazılmasından sonraki on yıl içinde bölgede çalışan şirketlere değeri milyarları bulan cömert vergi teşvikleri sağlamış. Bunların arasında halk sağlığı ve çevre sorunları üzerinde oynadıkları rol büyük oranda irdelenmemiş olan yabancıların sahip olduğu şirketler de bulunmaktadır. Yaptığımız incelemeye göre Kocaeli’deki 2000 şirketin yaklaşık %15’i yabancı sermayeli. Bunların çoğu AB’li, özellikle de Alman şirketler.

Bölgede üretim gösteren birçok şirket aynı zamanda uluslararası finansal kuruluşlardan destek de almıştır. AB üyesi ülkelere ait olan Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ve Dünya Bankası’nın Uluslararası Finans Kurumu Kocaeli bölgesindeki şirketlere yüz milyonlarca dolar para akıtmıştır.

Yöre halkı sanayi kuruluşlarının dokunulmazlık zırhıyla işletildiğini, insan haklarını ve çevreyle ilgili düzenlemeleri hiç dikkate almadıklarını ve Türk hükümetinin işvereni koruyan tavrından yararlanmaya devam ettiklerini söylüyor. Devasa bir çimento fabrikası açma planlarının önünü kesme mücadelesi, tam da vatandaşların hayatlarını tehdit eden kirlilikten kendilerini koruma hakkıyla devletin ve şirketlerin bu hakları göz ardı etme gücü arasındaki o asıl gerilime işaret ediyor.

54.JPG

Dilovası’nda okul çocukları sanayi tesislerinin gölgesinde yaşıyor, öğreniyor ve oyunlar oynuyor. Öğretmenler çoğu öğrencinin nefes alma zorluğu yaşadığını söylüyor. (Petruț Călinescu, theblacksea.eu )

Kanunsuz Bir İlçe

Akçansa toplantısından kısa bir süre sonra, temmuz ayında İsmail Sami'yi ilçenin tek gazetesi Dilovası Haber’in bürosunda otururken bulup konuşuyoruz. Dilovası'nın tek yerel gazetecisi olan Ali Tahir Kaya gazeteyi basım masraflarını karşılayabildiğinde çıkarabiliyor. Günlerinin çoğunu sanayideki suistimalleri belgelemekle geçiriyor.

Ali Tahir ve İsmail Sami hem arkadaş hem de birlikte çalışıyorlar; çay eşliğinde birbirlerine sanayiyle baş etme konusunda ipuçları ve tavsiyeler veriyorlar. Birbirinden bu kadar farklı görünen iki iyi arkadaş zor bulunur herhalde. Tahir kırklarının başında, uzun saçlı, rahat kıyafetler giyen, Dilovası’nın tepelerinde koşup zıplayan, bitmek bilmeyen enerjisiyle derelerin üstünde atlayan ince, uzun boylu, biri. Sami ondan daha genç, Dilovası’nda doğmuş, bir fabrikada çalışıyor ve aynı zamanda çevre konusunda çalışan bir STK’yi yönetiyor. Sakalı bakımlı, şık giyiniyor—genellikle balıkçı yaka siyah kazak, blazer ceket ve pırıl pırıl cilalı ayakkabılar.

2007’de kurulan Sami’nin STK’si Ekos-Der’in ne profesyonel kadrosu ne de bütçesi var; daha çok, yaşadıkları ilçenin geleceğinden endişe duyan ve onu kurtarmaya çalışan sakinleri bir araya toplayan bir platform gibi işlev görüyor.

Sami bir ay önce Çerkeşli’deki toplantıyı neden sabote ettiğini açıklıyor bize. Aslında, Akçansa’nın planını tamamen ortadan kaldırmak istediğini söylüyor. İlçede solunum problemi yaşayan birçokları gibi ona da sigara içenlerde sıkça görülen kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanısı konmuş. Ancak Sami sigara içmiyor.

“Üçüncü dünya ülkesi gibiyiz,” diyor Türkiye’nin ticarete teslim oluşundan bahsederken. “Buraya herkes bir şey üretmek için geliyor. Sanayi ve insanlar karşı karşıya ve savaşıyorlar.”

ismail sami

İsmail Sami, Dilovası’ndaki tepelerden birinde yer alan kömür organize sanayi bölgesinin önünde (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Dilovası Haber'in bürosu ilçenin ana caddesinde yer alan bir apartmanın birinci katında; büronun yerden tavana kadar uzanan pencereleri vadiye bakıyor. Buradan bakınca, sanayinin nasıl her şeyi ele geçirdiği görülebiliyor. Vadinin tabanı tamamıyla imalat sektörüne ayrılmış, zamanla tepenin her iki yanındaki yamaçlara sığınmış ilçe sakinlerinin evlerinin altında onlarca devasa fabrika görülüyor. Aşağıda, fabrikaların bacaları gece gündüz koyu, siyah bir duman kusuyor.

Dilovası’nın eski sakinleri ise başka türlü bir yer hatırlıyor. Anlatılanlara göre, daha birkaç on yıl önce, bu bölge vahşi hayvanların yaşadığı, verimli, yeşil tepelerle, üzüm bağlarıyla, kiraz ve şeftali ağaçlarıyla doluydu. Vadi tabanında içinde balıkların yüzdüğü, tertemiz bir ırmak, Osmanlı döneminden kalma bir köprünün altından akarak İzmit Körfezi’ne boşalırdı.

Az da olsa çiftçilerin, çobanların ve 1960’larda ve 1970’lerde açılan Amerikan Chrysler, Alman BASF ve Izocam gibi birkaç fabrikada çalışan bir avuç insanın yaşadığı bir yerdi burası.

O zamanlar Dilovası o kadar sıradan bir yerdi ki bir adı bile yoktu. 1987’den önce, Gebze’ye bağlıydı, sonrasında belediye oldu. Ancak Dilovası’nın belediye statüsüne kavuşması sırasında olanlar ileride yaşanacak yasadışı uygulamaların bir habercisiydi.

The Black Sea olarak İsmail Kaya’yla mart ayında görüştük.

İsmail Kaya 66 yaşında, Gebze belediyesinden emekli bir işçi. Aynı zamanda muhalefet partisi CHP’nin 2011-14 yılları arasında ilçe başkanıydı ve yerel bir STK olan Dilovası Çevre ve Doğal Hayatı Koruma Platformu’nun bir süre başkanlığını yürüttü. Akçansa toplantısı sırasında İsmail Sami’yle birlikte o da Çerkeşli’deydi.

Geniş omuzlu, gür sesli, hayat dolu bir insan ve eşsiz bir hikâye anlatıcısı olan Kaya, kendini muhalif diye tanımlıyor. 1980 darbesinde askerlerce işkence edilmiş, şehre bir daha dönmemesi konusunda uyarılmış, o da 1983’te İstanbul’dan buralara göçmüş.

Birkaç yıl sonra, yörenin işçileriyle birlikte bölgeyi geliştirme fikrini ortaya atmışlar. Bunu hayata geçirebilmek içinse belediye olmaları gerektiğini öğrendiklerinde Kocaeli Valiliği’ne başvurmuşlar ancak başvuruları reddedilmiş.

“Belediye olabilmek için yeterli nüfus da, ev de yoktu,” diyor. “İlk başvuru reddedilince … [bir kez daha denedik ve] birbirinden çok uzak iki kasabayı birleştirmek için harita üzerine orada olmayan sanal evler yerleştirdik.”

Dilovası’nın kuruluşu kurallara aykırıydı, diyor Kaya. Ama plan işe yaramış. Sanal evleri harita üzerinde gören hükümet bölgenin statüsünü değiştirmiş, bölge sakinlerine belediye başkanı seçme, altyapının iyileştirilmesi talebinde bulunma ve işyerlerine ruhsat verme hakkı tanımış. Kaya ve meslektaşları istediklerini elde etmişler. Ancak sonra olanlar hiç de hesapta yokmuş.

“Yıl 1987,” diye devam ediyor Kaya. “Biz burayı geliştireceğiz sanıyorduk, ama herkes pastadan pay istedi. Sanayiciler çıkageldi, belediyeden idareciler geldi ve hepsi birlikte burayı sömürdüler.”

Kocaeli’de arazi kapma yarışı başlamıştı, o günden beri de hiç durmadı. Dilovası ‘Dilovası Organize Sanayi Bölgesi’ oldu; sanayi artık resmi olarak vadinin bir ucundan diğer ucuna kadar uzanıyordu. TBMM’nin daha sonradan ifade edeceği üzere, bütün bu yapılanlar yasalara aykırıydı ve insan sağlığına tehdit oluşturuyordu. Sonrasında Gebze’de bir başka sanayi bölgesi daha açıldı, tepelerin hemen üzerindeki kocaman bir bölge bu işe tahsis edildi. Derken Dilovası’nda bir başkası. Sonra bir tane daha, bir tane daha.

Bu ilk gelişmeler sırasında Türk hükümeti IMF’nin gözetimi altında, yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek, üretimi ve ihracatı artırmak için bir ekonomik liberalleşme hamlesine girişmişti.

Aynı zamanda bölgede bir nüfus patlaması yaşandı. 1980’lerden önce, Dilovası'nın en büyük komşusu olan Gebze yalnızca 100.000’lik bir nüfusa sahipti; bu sayı 2007’ye gelindiğinde yarım milyona yükseldi, bunun üzerine belediye bölgeyi daha küçük ilçelere bölmeye başladı. O sıralarda yapılan nüfus sayımına dahil edilmeyen Dilovası, yok denecek az sayılardan 47.000’i aşacak bir büyüklüğe ulaştı.

İzmit Körfezi’ni sarmalayan Kocaeli vilayeti şu anda 2000 imalatçı firmaya ev sahipliği yapıyor, bunların yarıdan fazlası Gebze ve Dilovası’nda. The Black Sea’nin yaptığı bir analiz, Kocaeli’deki bütün firmaların yüzde 12-15’inin çoğu AB’den gelen yabancılara ait olduğunu gösteriyor. Hollanda, Fransa ve Birleşik Krallık’ın önüne geçen ve yabancıların sahip olduğu firmaların yaklaşık dörtte birini oluşturan Alman firmalar başı çekiyorlar.

Uluslararası firmalar arasında bazı büyük isimler de var: Bayer, Thysenkrupp, BASF, Marshall Paint, Siemens, Henkel, Pirelli, LG, Ford, Total Oil, Procter & Gamble’ın (ve yakın zamanlara kadar Unilever’in) bu küçük bölgede devasa üretim tesisleri var.

Bu sayılar artıyor. Şu anda bazısı hâlâ inşaat halinde olan 13 organize sanayi bölgesi var, hepsi vergi teşviklerinden yararlanıyor, ikisi büyük 38 liman, madencilik ve çimento tesisleri de cabası. Kocaeli belediyesinin internet sitesinde “Türkiye’nin sanayi üretiminin %13’ünü sağlayan sanayi ve yatırım kenti” diyerek ilden övünçle söz ediliyor.

IMES Industrial Zone.JPG

Cargill, Hans Berg GmbH ve KÖSTER Bauchemie gibi şirketlere ev sahipliği yapacak olan yeni sanayi bölgesi İMES. Yeni sanayi bölgeleri ilçelerin dışında arazi satın alıyor ( Petruț Călinescu / The Black Sea)

Erdoğan’ın sağcı popülist ve sermaye yanlısı Adalet ve Kalkınma Parti’sinin –kısaca AKP’nin—yönetimindeki Türk hükümeti kurumlar vergisini düşürerek, yabancı yatırımcılara getirilen kısıtlamaları hafifleterek ve şirket kurmayı kolaylaştırarak en başından beri yeni yatırımlara göz kırptı. Erdoğan 2003’te ilk başbakan olduğunda Türkiye’deki yabancı şirket yöneticilerine şöyle seslenmişti: “Eğer bürokraside, siyasette ya da hükümette önünüze engeller çıkarsa lütfen doğrudan bana gelin. Bu engelleri ortadan kaldırmak benim milli vazifemdir.”

Kent toplumbilimcisi Aslı Odman The Black Sea’ye şunları ifade etti: “Burada yabancı yatırımcıya cazip gelen üç şey var: ucuz işgücü, çevre konusundaki esnek düzenlemeler ve pazarlara yakınlık.”

Önde gelen bir biliminsanı olan Onur Hamzaoğlu’na göre 1980’lerden sonra Dilovası bilhassa uluslararası sermayeyi ülkeye çekmek için tasarlandı: “Çimento üretimi, demir-çelik üretimi … işte bu kirli sanayiler geldi ülkemize,” diyor. “AB’nin bodrum katı olduk.”

“Foseptik çukurunda yaşıyorsunuz”

Dilovası halkının tamamı havadan, soluk almanın ne kadar zor olduğundan söz ediyor. Tepelerde çobanlık edenler bile kirlilikten yakınıyor. İlçe dışında yaşayanlar Dilovası’ndan bahsederken ilçeden geçerken araba camlarını kapatmak zorunda olduğunuz bir yer olduğunu söylüyorlar. İnsanı hasta eden boğuk bir hava var, daha bölgeye gelir gelmez boğazımızda, ciğerlerimizde bir yanma hissetmeye başladık.

Otobandan Dilovası’na girmek kıyamet sonrasını canlandıran bir film setine girmeye benziyor. Vadiden geçen yolun her iki yanında da devasa hurda demir dökümhaneleri, Hollandalı boya fabrikası, kimi Alman, kimi Amerikan birçok kimya şirketi sıralı. Manzaraya makinaların ve ilçeye malzeme getirip götüren kocaman kamyonların dinmeyen uğultusu eşlik ediyor.

1980’lerde devletin ülkeye yabancı yatırımcıyı çekme ihtiyacı, onu fazla denetimin olmadığı, vahşi bir kapitalizme yönlendirdi. Kocaeli bölgesi, özellikle Dilovası ilçesi, İstanbul’a ve Avrupa’nın deniz yollarına yakınlığı sayesinde bu gelişen imalat sanayinin ideal üssü haline geldi.

Çok geçmeden sağlık sorunları baş gösterdi. Daha 1988’de bir milletvekili meclis konuşması sırasında Kocaeli’deki tehlikeye dikkat çekmiş, ciddi çevre kirliliğine yol açan ve aralarında Henkel, Bayer, BASF, İzocam, Chrysler ve AEG’nin de bulunduğu 15 şirketin adını açıklamıştı. Milletvekili Dilovası’na yayılan zehirli sisten, Polisan boya fabrikasında meydana gelen ve içme suyuna karışarak birkaç çocuğun ölümüne yol açan sızıntıdan söz etmişti.

Milletvekilinin konuşmasından 31 sene sonra bugün fabrikaların çoğu hâlâ orada. Polisan’ın fabrikası Dilovası’nda, hemen ırmağın yanıbaşında. Tek fark, şirketin yarısı artık Japon Kansai Boya’ya ait. Dilovası'ndaki çocuklar ise hâlâ acı çekmeye devam ediyor.

Dilovasi_River.JPG

İlçede bulunan ve çok yüksek oranda cıva, demir, amonyak ve diğer zehirli maddelerle kirlendiğini ortaya çıkardığımız Dilderesi (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Kaç kişinin solunum problemleri ve kanser tanısıyla bölgedeki hastanelere kabul edildiğine dair kamunun erişebileceği bilgi mevcut değil, ulusal istatistikler de yalnızca toplu veriler sunuyor. The Black Sea’nin bilgi edinme talebi bir daireden diğerine yollandı durdu; derken sağlık yetkilileri bu bilginin neden talep edildiğini sordular, ardından yanıt vermeyi de bıraktılar.

Adının açıklanmasını istemeyen bir sağlık yetkilisi Dilovası halkının sağlığıyla ilgili toplu verilere kendilerinin bile ulaşamadığını söyledi: “Defalarca çevreyle ilgili verileri bakanlık birimlerine sorduk,” diye devam etti. “Hiçbir şey öğrenemedik.”

Ancak Dilovası’nda hasta insana rastlamak hiç de zor değil. The Black Sea olarak uzun süredir burada yaşayan ve ilçedeki sanayileşmeden kaynaklı olabilecek sağlık sorunlarından mustarip onlarca kişiyle görüştük. Yetişkinlerle, gençlerle ve çocukları dışarıda oynayamayacak ya da düzenli okula gidemeyecek kadar hasta olan annelerle konuştuk.

Hayriye Ödemiş 35 yaşında bir ev kadını, Hilal ve Havvanur adında iki kızı var; o kadar hasta ki konuşmak için oturması gerekiyor. Onunla sokakta, zemin katında oturduğu apartmanını önünde buluşuyoruz. Bizi içeriye buyur ediyor zira uzun süre dışarıda kalamıyor. Akut astımı yüzünden ayakta dururken konuşamıyor.

Kocası ve iki kızıyla birlikte yaşadığı muntazam, küçük evinde bize tepside çay ve karpuz getiriyor ve hayatta kalmak için nasıl mücadele verdiğini anlatıyor. Emzirdiği 18 aylık kızı Hilal’i korumak için alması gerekenden çok daha az dozda ilaç aldığını söylüyor. Geçen yıl, iki çocuğuna da astım tanısı konmuş.

“Doktorum bile çocuklarımın alması gereken ilaç miktarı konusunda çok endişeliydi,” diye devam ediyor konuşmasına Hayriye. “Bunlar daha çocuk. Ne var ki dışarı çıkabilmek için bu ilaçları almaları gerekiyor.” 7 yaşındaki Havvanur aralarında en hasta olanı. Konuşmaya kalkınca nefes nefese kalıyor ve bize adını ya da yaşını bile zorlukla söyleyebiliyor.

Hayriye’nin İzmit’teki doktoru ilkin sigara içmeyen genç bir ev kadının ciğerlerinin neden bu kadar kötü olabileceğini anlayamamış. Ona ciğerlerinin sanki “çok kötü koşullarda ağır işte çalışan” ya da “günde bir paket sigara içen” birinin ciğerleri gibi olduğunu söylemiş.

“Bana sorup duruyordu: Yaşadığınız yer tozlu mu? Fırında mı çalışıyorsunuz?” diye anlatıyor Hayriye. “Sordu da sordu. Sonunda bana nerede yaşadığımı sordu. Ben Dilovası deyince, ‘Şimdi anladım’ deyiverdi.”

Kasabanın sağlık sorunlarına ses çıkarmaması Hayriye’nin çok zoruna gidiyor. “Sandığımızdan güçlüyüz; sesimizi yükseltmeliyiz,” diyor. “Yabancı şirketler buraya geldiler çünkü biz ses çıkarmadık. Bizim onların ülkelerine gidip etrafı kirleten fabrikalar kurduğumuzu düşünsenize. Asla izin vermezler. Bize işkence ediyorlar. Zulüm bu.”

dilovasi_children.jpg

Hayriye Ödemiş'in çocukları, Hilal (18 aylık) ve Havvanur (7). Her iki çocuk da hasta. Havvanur adını söylemekte bile güçlük çekiyor. (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Çevresel etkileri yalnızca fabrikaların yakınlarında oturanlar hissetmiyor. Dilovası’nın üstündeki tepede yaşayan 55 yaşındaki çoban Yaşar Aydın’ın bütün ailesi hasta. Temmuz ayında, Yaşar, karısı Kudret ve iki kızları yirmi yıl önce inşa ettikleri tek katlı evlerinin sedirinde oturup kendilerinin ve hayvanlarının her gün yaşadığı fiziksel sorunları anlattılar bize.

Yüzünde derin çizgiler olan ve yalnızca Kürtçe konuşan Kudret’e dört yıl önce 66 yaşındayken akut astım teşhisi kondu. Şimdi 70 yaşında, evden dışarıya çıkamıyor; ne zaman dışarı çıksa fenalaşıyor. 21 yaşındaki kızları Zozan’a da 18’indeyken aynı teşhis konmuş.

“Bir gün nefes alamamaya başladım. Sanki ciğerlerim tıkanmış gibiydi,” diyor Zozan. “Dilovası’ndan ayrılınca düzeliyorum. Eve geri dönünce yine kötü hissediyorum. Annem de ben de astım spreyi kullanıyoruz ama annemin ilaçları daha ağır.” Zozan’ın bitişik evde anne babasıyla yaşayan 5 yaşındaki yeğeni Devran da astım hastası.

Yaşar'ın kızı Mensure’nin (27) cildinde lekeler var, bazen boğazı da kanıyor, dediğine göre doktorlar bu bulguları henüz açıklayamamışlar. Bize gösterdikleri sağlık raporlarında kanser biyopsileri de dahil olmak üzere bir yığın test var.

Hayvanlarının da hasta olduğunu anlatıyorlar. “Bir süre önce koyunlarımıza bir şeyler oldu, nefes alamaz oldular,” diyor Mensure. “Gribe yakalanmışlar gibilerdi, burunları tıkanıyordu. Ağızlarını açınca hırıltılı bir ses çıkarıyorlardı. Baytara götürdük, o da kötü hava yüzünden olabileceğini söyledi.”

Daha önce Dilovası belediyesinde işçi olarak çalışan ve sigara alışkanlığı olmayan İsmail Kaya kasabaya taşındıktan sonra KOAH olmuş. Birkaç yıl önce Azerbaycan’dayken KOAH rahatsızlığını iyiden azdıran kronik sinüzit sorunu yüzünden doktora gittiğini söylüyor.

“Bana nasıl oluyor da insanların orada yakalanmadığı bu illete yakalandığımı sordu,” diyor. “Sonra bana nerede yaşadığımı sordu, Kocaeli deyince, iğrenerek baktı ve ‘Foseptik çukurunda yaşıyorsunuz’ dedi bana.”

“Bakülü bir doktor dedi bunu bana. Ne kadar üzücü.”

"Bu konuda konuşamam"

İlçede çalışan ve hastalarla her gün etkileşim halinde olanların hepsi – doktorlar, öğretmenler, eczacılar– gazetecilerle konuşmaktan çekiniyorlar. Mart ayında The Black Sea’nin muhabirleri sağlık ocağında iki aile doktoruyla görüşmek istediler, hekimler bariz bir şekilde korkuyorlardı.

Doktorlardan biri sorularımızı duyunca “Bu konuda konuşamam,” deyip hemen oradan ayrıldı. Diğer doktor meslektaşıyla odadan çıkıyormuş gibi yaptı, ancak o gidince kapıyı arkasından kapattı. Huzursuzdu, titrediği belliydi, odasının içinde bir ileri bir geri yürüyüp duruyor, alçak sesle konuşuyordu.

“Hava kötü,” diyor. “Oturduğum ilçeden buraya işe gelirken görebiliyorum bunu. Çocuklar hastalanıyor, evet, ama herkesi muayene ettiğim için biliyorum: yaşlılar, yetişkinler, çocuklar, herkes hastalanıyor. Bana gelen hastaların çoğunluğu solunum yolları hastalıklarından mustarip. Onlara ilaç veriyorum ama hastalık çevre yüzünden devam ediyor.”

“Elbette bir doktor olarak kendimi sorumlu hissediyorum,” diye sürdürüyor konuşmasını. “Ama onlara ölene kadar ilaç yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ses çıkaranlara baskı yapıyorlar. Konuşmamamızı istiyorlar. Bu haberde size adımı verirsem, yarın işe gelemem.”

Başka bir sağlık ocağında çalışan bir başka doktor bizimle kasabadaki sağlık sorunları hakkında konuşmak istediğini, ancak resmi makamlardan izin almadan bunu yapamayacağını söyledi.

Adının gizli kalmasını isteyen bir eczacı, reçetelerdeki ilaçların çoğunun astım ya da KOAH ilaçları olduğunu söylüyor. “Hep bunlara [bu hastalıklara] yönelik ilaçlarımız, çünkü her gün birçok insan bunlar için geliyor. Solunum yolları ilaçları için mutlaka stoğumuz hep var.”

Bir ilkokul çalışanı çocukların solunum sorunlarından dolayı okula gelemediklerini anlatıyor bize. “Devamsızlık kağıtlarına ben bakıyorum,” diyor. “Bir çocuk okula gelmeyince, doktordan alınan raporda genelde hep astım ya da bronşit yazıyor.”

Birkaç yıl önce uzmanların Dilovası’ndaki okullardaki kirliliği ölçmeye geldiğini anlatıyor bize. “Birkaç sene evvel bazı hava ölçümleri için bir üniversiteden geldiler. Birtakım araç gereçler kurdular. Sonra bize okulun etrafındaki havanın demir içerdiğini söylediler. Bunun ne anlama geldiğini ya da sonra ne olduğunu bilmiyorum.”

Dilovası’ndan bir başka öğretmen solunum sorunları kötüleşen okul çocukları gördüğünde çelişki yaşadığını söylüyor. “Bu okula gelen bütün bu çocuklar kendi çocuklarım gibi, bu yüzden sorumlu hissediyorum, bazen de anne babalarına belki de buradan taşınmanız lazım diyorum,” diyor. “Ama nasıl ısrar edebilirim ki? Anne babaların evleri de, işleri de burada. Nereye gidebilirler ki? Benim çocuklarım da solunum güçlüğü yaşıyor.”

“Elimden geleni yapıyorum, okul bahçesine fidan dikmeye çabalıyorum, çimenlerde koşsunlar istiyorum, sadece çocuk olsunlar,” diyor. “Bunun ötesi siyaset, o da beni aşıyor. Elimden gelen başka bir şey de yok.”

Dilovası’ndaki birçok devlet okulu burada faaliyette bulunan şirketlerce inşa ediliyor ve onların adını taşıyor. Polisan ve Marshall gibi boya şirketleri, Solventaş kimya şirketi, Dilovası'nın ana terminali ve limanı Yılport, büyük metal eritme ocaklarına sahip Çolakoğlu ve Diler... hepsinin kendi adlarını taşıyan okulları var.

“Allah korkusu yok mu bunlarda?”

İlçede yaşayan onca insanın neden ciddi solunum problemi olduğunu anlamak hiç de zor değil. Her gün yirmi dört saat boyunca vadideki fabrika bacaları duman püskürtüyor. İlçe halkı vadi tabanının yukarısında, tepe yamaçlarında yaşadığından, dumanlar insanların üstündeki havaya değil, soludukları havaya karışıyor.

Otuz yılı aşkındır bu konudaki suçlulardan biri Türk yalıtım malzemeleri üreticisi ve Dilovası’nda ilk fabrikayı kuran şirketlerden biri olan İzocam. Fransız firması Saint-Gobain ve Kuveytli Alghanim Industries ile ortaklığı bulunan İzocam hemen göze çarpan bacasından sık sık koyu dumanlar kusuyor. En son bir ay önce olduğu gibi, bu dumanlar bazen kameralara da yansıyor.

İnternet sitesinde belirtildiği üzere, İzocam madenyünü üretiminde bilinen birçok toksin ve kanserojen madde kullanıyor. The Black Sea’nin elde ettiği bulgular konusunda Saint-Gobain’den açıklama yapmasını talep ettiğimizde, bu olayın “üretim yerinde kullanılan fırının ateşlenmesi sırasında yanma gazı eksikliğinden (havalandırma tertibatının yetersizliğinden)” kaynaklanan “istisnai bir durum” olduğu söylendi. Diğer video görüntüleri konusundaki hususlara ise değinilmedi.

Neredeyse vadideki her fabrika, ilçe halkının soluduğu havaya gece gündüz duman salıyor. Bölge halkı İzocam gibi uzun süredir Dilovası’nda faaliyet yapan iki Türk demir-çelik fabrikasından (Diler ve Çolakoğlu) da şikayetçi.

The Black Sea, Avrupa’nın hurda metalinin çoğunu Hollanda, Belçika ve benzeri ülkelerdeki limanlardan Türkiye’ye gönderdiğini ortaya çıkardı. Örneğin Türkiye’nin önde gelen demir-çelik firmalarından Çolakoğlu bu hurdaları eritiyor ve otoban ve inşaat yapımında kullanılmak üzere Avrupa’ya geri satıyor. Bu, çoğunlukla kömür yakarak elde edilen aşırı yüksek sıcaklıkları gerektiren inanılmaz kirli bir iş.

Çolakoğlu, Amsterdam’da “sıfır enerji konutları” olmakla ve “inşaat boyunca yenilenebilir kaynaklar” kullanmakla övünen “ultra sürdürülebilir” lüks bir konut kompleksi olan Sluishuis için “geri dönüştürülmüş” çelik tedarik ediyor.

Sluishuis The Black Sea’ye verdiği konuyla ilgili verdiği cevapta çelik alımının “alt tedarikçi tarafından idare edildiğini,” ancak “gelecekteki yeni projelerimizde” sürece ek sürdürülebilirlik önlemlerini de dahil etmeyi planladıklarını bildirdi.

İlçe sınırından en fazla 500 metre uzaklıkta bulunan ve vadiye tepeden bakan ve birçok kömür işleme tesisinden oluşan Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi (OSB) de sürekli bir şikayet nedeni. Yarım düzine şirket, çoğu Dilovası’ndakiler başta olmak üzere bölgedeki fabrikaların ihtiyaçlarını karşılayan kömürü işleyip depoluyor. Şirketler Kolombiya, Güney Afrika ve Rusya gibi ülkelerden kömür ithal edip yıkıyor. Kömürcülerin atık suyu ise dereye karışıp İzmit Körfezi’ne akıyor.

dilovasi_Izmit_coal.JPG

Kömürcüler OSB'nin Dilovası’nın üstündeki tepelerden görünüşü (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Yöre halkı Kömürcüler OSB’den gelen rüzgârın siyah dumanı kasabaya savurduğunu, evlerinin duvarlarına ve pencerelerine sıvaşan isin ciğerlerini rahatsız ettiğini ve kendilerini hasta ettiğini söylüyorlar. Belediye yetkilileri, OSB’ye daha temiz üretim yapma talimatı verdiklerini söylüyorlar, ancak The Black Sea’nin aldığı görüntüler OSB’nin bu talepleri çok da ciddiye almadığını gösteriyor. Tek yaptıkları, kömür dağlarından oluşan görüntüyü gizlemek için duvarlar örmek olmuş.

“[Belediye] bize seçimden önce [martta] her şeyi halledeceklerini vaat etmişti. Ama hepsi yalan,” diyor 38 yaşındaki ev kadını Sereyya Tur. Ailesiyle birlikte kömür havzasına yalnızca 700 metre mesafede tek katlı, küçük bir evde yaşayan Sereyya üstelik, ailesinde kanser vakası olmamasına karşın tiroit kanseri. Toz her gün evinin camlarını kaplıyor. Eliyle sanayi bölgesinin bulunduğu tepeyi gösteriyor. “Bu sanayi ve kömürcüler hayatımızı mahvetti. Bizi yok ediyorlar,” diyor. “Hiç adil değil. Allah korkusu yok mu bunlarda?”

Muhalif Bilim İnsanı

İlçe sakinleri arasında görülen yaygın solunum problemlerinin yanısıra, 2005’ten beri yürütülen akademik araştırmalar Dilovası’nda kanser oranlarının normalin çok üzerinde olduğunu gösteriyor. Ne var ki bu yöre halkıyla rahatlıkla konuşulabilecek bir konu değil. Çoğu kanserden bahsederken sadece hastalık diyor.

Ancak gördüğümüzden daha çok insanın tedavi altında olduğunu duyduk. Özellikle komşularının sağlığından konuşurken “hastalık”tan söz etmek bir tabu. İlçedekiler, kanser hastalarını hem koruma hem de gizleme eğiliminde. Akciğer kanserine yakalananların bu durumu paylaşmak istemediklerini gözlemledik; ya fiziksel olarak güçsüz görünmekten utandıklarından ya da kasabanın sağlık sorunlarını ifşa eden bir haberde yer alma konusundaki isteksizliklerinden.

AKP parti teşkilatında aktif olan ve bizimle konuşmak istemeyen 27 yaşında bir erkek hazirandaki ziyaretimizden birkaç hafta sonra akciğer kanserinden hayatını kaybetti. Söylendiğine göre, hükümeti suçlama riskini göze almak istemiyordu. Tedavi gören bir akciğer kanseri hastasının karısı bize, eşinin saçları dökülmüş haldeyken görülmek ve yabancılarla konuşmak istemediğini aktardı.

Dilovası sakinlerinin yaşadıklarını Türkiye kamuoyunun dikkatine sunan ilk kişilerden biri Onur Hamzaoğlu’ydu. Hamzaoğlu, 2000’lerin başından beri bölgede sağlık konusunda birçok çalışma yürütmüş olan bir tıp doktoru ve halk sağlığı uzmanı.

Hamzaoğlu’yla şubat ayında İstanbul’da iki saatlik bir görüşme yaptık. Üstünde her zaman zarif takım elbisesi, yüzünde siyah çerçeveli gözlükleri, gür ve gri bıyıklarıyla hep bir babacan profesör görüntüsü veren bu kibar ve sakin biliminsanı birçokları için Dilovası’ndaki çevre hareketinin sembolü. Kendisini “Ortodoks bir muhalif” olarak niteleyen askeri eğitim almış doktor Hamzaoğlu, 2001’de Kocaeli Üniversitesi’nin halk sağlığı bölümüne başkan olarak atandı ve çok geçmeden burada bölgedeki sanayileşmenin etkilerini birinci elden görme fırsatını yakaladı.

Hamzaoğlu 2005’te Dilovası’nda on yıl yaşamanın kişinin kanserden ölme yakalanma riskini 4.4 kat oranında artırdığını kanıtlayan araştırmasının sonuçlarını yayımlayınca Türkiye’de şimşekleri ilk kez üzerine çekti. Aynı araştırma Dilovası’nda kanserle bağlantılı hastalıklardan ölme oranının yüzde 33 (o sıralarda Türkiye ortalamasından 2.5 kat, dünya ortalamasından 2.6 kat fazla) olduğunu ortaya koyuyordu.

Bu araştırmayla ilgili haberler ülkenin gazete manşetlerinde çıkınca tam bir kargaşa çıktı, Dilovası’nda birçok insan şirketlere karşı işlem yapılmamasını protesto etmeye başladı. Çok geçmeden protestoculara İstanbul’dan gelen gençler, sendikalar, sosyalistler ve anarşistler de destek verdi.

Yerel muhabir Ali Tahir’e göre “Anarşist grubun ilk gösteride bayraklarını açması yerli halkı korkuttu.” Kocaeli’den getirilen polisler kasabanın küçük meydanında kalkanlarını ve gaz bombalarını hazırladılar. “Polis bize dışarıdan gelenler meydanı terk etmezlerse şiddete başvuracaklarını söyledi. Kasaba sakinleri onlardan meydandan ayrılmalarını istedi. Onlar da gittiler ve hareket de sönüp bitti. Bence o gün elimizdeki bir fırsatı kaçırdık.”

Artan bir huzursuzluk olduğunu hisseden TBMM, yalnızca Hamzaoğlu’nun araştırmasını değil aynı zamanda özellikle Dilovası’nda imalat sanayinin halk sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerini daha kapsamlı incelemek üzere 2006’da meclis üyelerinden oluşan bir komisyon oluşturdu.

Bir yıl sonra Komisyon çevre ve halk sağlığı krizinin boyutlarını ortaya koyan 376 sayfalık “Dilovası Raporu”nu yayımladı; rapor, sorunun kaynağının denetimsiz sanayileşmeye ve çevre yönetmeliklerine uyulmaması olduğunu belirtiyordu.

Komisyon üyeleri raporun sonuç bölümünde, bölgenin “halk sağlığı açısından afet bölgesi” ilan edilmesini tavsiye ettiler ve yeni şirketlerin kapasite artırımına ya da sanayi bölgelerinin açılmasına izin verilmemesi gerektiğini dile getirdiler. Rapor aynı zamanda Dilovası’ndaki iki semtin sakinlerinin başka bir yere taşınmasını ve ilçede insan sağlığının sıkı gözetim altında tutulması gerektiğini ileri sürüyordu.

Alınan bu kararların hiçbiri uygulanmadı.

Yaptığı kanser araştırması Türkiye’de belli ölçüde farkındalık yaratsa da, Hamzaoğlu hükümetin harekete geçmemesinden tedirgin oluyordu. “Evet bir tepki oldu,” diye açıklıyor durumu The Black Sea’ye. “Ancak hiçbir somut çözüm getirilmemişti. Huzursuz oldum.”

Hamzaoglu.jpg

Kocaelilerin sağlık sorunlarının daha geniş kitlelerce bilinmesini sağlayan Profesör Onur Hamzaoğlu (Photo by Evrensel)

Profesör Hamzaoğlu kendini işine adamış biri ancak, laboratuvarından kopamayan, sürekli deneyler yapıp raporlar yazan tipik biliminsanlarından değil. Sürekli kamuoyuna açıklamalar yapan, gösterilere katılan, hiçbir şeyi saklamadan basınla görüşen biri. Kendi deyimiyle, amacı bilim sayesinde gündelik hayattaki sorunlara anlamlı çözümler üretmek.

Geriye dönüp yaklaşımını şu sözlerle değerlendiriyor: “Anne sütüyle bebek kakasını ele alan bir proje tasarladım,” diyor. “Bunu kasıtlı yapmıştım. Dilovası’ndaki anneleri ve bebekleri konu alan bir araştırma yaparsam insanların dikkatini gerçekten çekebileceğimi düşündüm.”

Hamzaoğlu bunun zorlu bir görev olduğunu biliyordu. 2009’da, çalışma ekibiyle birlikte lohusalardan ağız sütü (colostrum) adı verilen ilk anne sütü örneklerini toplamaya başladı. Ardından bebeklerin meconium’unu, yani annenin yalnızca hamilelik sırasında tükettikleri maddeleri içeren ilk kirlenmemiş dışkıyı analiz ettiler.

Araştırmasının üç yıl sürdüğünü belirtiyor. Ve bu süreç boyunca, elde ettiği sonuçların geçerliliğinde sorun çıkmasın diye, devletin resmi laboratuvarlarını donanımlarını yenilemeleri ve akreditasyon almaları konusunda zorlamış. Elde edilen verileri tekrar tekrar gözden geçirmiş.

Sonuçta, hem bebek dışkısında hem de anne sütünde yoğun miktarda alüminyum, kadmiyum, cıva ve arsenik gibi ağır metaller bulunduğunu keşfetmiş. “Bunlar [toksinler] bir kere annenin bedenine girince, bebekte de ortaya çıkacaktır,” diye açıklıyor Hamzaoğlu. Öğrencisi Dr. Melike Yavuz o sırada bebekleri bir yaşına varıncaya kadar inceleyen ek bir araştırma yürüttü ve bu bebeklerin ileride nörolojik problemler yaşama ihtimalinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

2011’de basılan bu sonuçların lohusaların ve bebeklerin vücudunda yoğun miktarda ağır metallerin bulunduğunu göstermesinin ardından Hamzaoğlu’na yöneltilen tepkiler şiddetlendi. Bu araştırmalar henüz Türk gazete ve televizyonlarında tartışılırken, Hamzaoğlu’nun üniversitesi söz konusu çalışmanın tamamlanmış olduğunu inkar etti. Derken Kocaeli belediye başkanı onu alenen bir “şarlatan” olmakla suçladı. Bunun ardından saldırılar daha da düzenli hale geldi. Kocaeli ve Dilovası belediye başkanları Hamzaoğlu hakkında “halkı korku ve paniğe sevk etmek suçundan” ağır ceza mahkemesinde dava açtılar.

Mahkemenin, davada yetkisizlik kararı vermesinin ardından, çalıştığı Kocaeli Üniversitesi, disiplin soruşturması başlattı. Aynı zamanda, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi de Yükseköğretim Kurulu'na şikâyette bulundu ve Hamzaoğlu'nu “halkı yanlış bilgilendirme ve paniğe yol açmak”la suçladı.

Hükümet Hamzaoğlu’nu susturmaya çalışmaya devam ediyor. Hamzaoğlu ve 1128 akademisyen Türk hükümetinin güneydoğuda Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde sivilleri hedef alan askeri harekatı durdurmasını talep eden Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzaladı. Hamzaoğlu derhal işinden atıldı.

Ama eğer devlet Hamzaoğlu’nun bundan ders alacağını sandıysa, onu hiç tanımamış demektir. 4 Şubat 2018 tarihinde Hamzaoğlu bir basın açıklaması yaptı ve Türk ordusunun Suriye’ye girmesine göndermede bulunarak “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedi. Beş gün sonra, polis kapısını çaldı ve onu tutukladı.

Beş ay sonra yapılan ilk duruşmasında, Hamzaoğlu hakime şu sözleri söyledi: “Savaşa karşı olmak 21. yüzyılda insan kalabilmenin ilk koşuludur. Ben insan kalabilmek istiyorum.” Hakim serbest bırakılmasına karar verdi. Davası ise devam ediyor.

Ne var ki Dilovası’ndaki birçok insanın gözünde Hamzaoğlu bir kahraman, onunla tanışmak ise bir onur nişanesi. Bir Dilovası sakini bize övünerek “Onur Hoca’nın numarası işte burada, telefonumda kayıtlı. Bütün duruşmalarına katıldım,” diyor. İlçedekilerin birçoğu Hamzaoğlu’na karşı açılan davaların yaptığı çalışmalardan ve ilçede sakinlerini savunmasından kaynaklandığını düşünüyor. Hamzaoğlu ise asla pişmanlık duymuyor. “Ben idealist biri değilim. Sadece yapmam gerekeni yaptım,” diyor.

İsmail Sami’ye göre “Doktor Hamzaoğlu’nu [araştırmaları yüzünden] cezalandırdılar çünkü onun iddialarına karşı ortaya koyabilecekleri bir anti-tez yok. Ellerinden gelen tek şey onu hapse atmak ve işinden atmak oldu … ama anlattıklarının yalan olduğunu söyleyemediler.”

Katledilen çevre, zehirlenen sular

Hamzaoğlu diğer biliminsanlarına Dilovası’nda ve çevresindeki ilçelerde sanayinin su, hava ve toprak üzerindeki etkilerini incelemek konusunda esin kaynağı oldu. 2011 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki bir öğretim üyesinin yürüttüğü bir çalışmada Dilovası ve Gebze’de elli farklı yerden alınan toprak numunelerinin analizi yapıldı.

Elde edilen sonuçlar, toprağın yer yer “yüksek yoğunlukta” kadmiyum, arsenik, kurşun, çinko, manganez, bakır, krom ve cıvayla kirlendiğini ve “[ç]alışmanın yapıldığı bölgelerde toprak kirliliğin ana sebebinin sanayi tesislerinden yağmur ya da rüzgâr sayesinde doğaya yayılan zararlı atıklar” olduğu ortaya çıktı.

The Black Sea numune alınan noktaların, okulların ve yabancı şirketlerin bir haritasını çıkardı.

Gülten Yaylalı-Abanuz’un toprak analizi çalışması, şirketlerin çevredeki arazi üzerindeki etkisinin boyutlarını anlamamızı sağlıyor. “Anne sütündeki ağır metaller hakkındaki çalışmayı duydum,” diyor The Black Sea’ye, “bu yüzden bu konuyla ilgilenmeye başladım. Yarım cm derinlikten yani yüzeyden toprak örnekleri topladım. Bulduğum değerler çok yüksek çıktı. Bunun nedeni tamamen sanayi kirliliği.”

Ancak Yaylalı-Abanuz’un çalışmalarını devam ettiren kimse çıkmadı. “Bu konulara bütüncül bir şekilde yaklaşmak gerekiyor,” diyor. “Ben jeolog olduğum için toprağı inceledim. Bir başkası suyu incelemeli. Sonra insan cildinden ve saçından numuneler alınabilir … Eğer yapılan bu araştırmalarda tutarlı kirlilik düzeyleri ve anlamlı bir ilişki saptanırsa, o zaman konuyla ilgili mercilerin önlem alması gerekir. Hastalıkları önlemek, bu tür kirlenmenin sonucunda hastalığa yakalanan birçok insanı tedavi etmekten çok daha az masraflıdır.”

Türk hükümeti hava ve kıyı sularını inceleyen ve 2016’da rapor olarak yayımlanan geniş çaplı ekolojik bir araştırma yürüttü, ancak kirletici maddelerin belirgin seviyeleri ve bunların nedenleri konusunda çekingen davranıldı. İzmit Körfezi’nin Marmara Denizi’yle birleştiği bölge üzerine yapılan bağımsız araştırmalar, kıyı yakınlarında yüksek yoğunlukta kurşun, kadmiyum, krom, demir, mangan ve çinko bulunduğunu gösterdi; bir araştırmada da belirtildiği üzere, bu “suya denetimsiz olarak kirletici maddelerin bırakıldığının kanıtı.”

The Black Sea Dilovası’nın ortasından ve birçok fabrikanın arasından geçen Dilderesi nehrinden numune alıp kendi analizini yaptırdı. Bu akarsu bir zamanlar kasaba sakinlerinin ana içme suyu kaynağıydı.

2000’lerin başında Ekos-Der’i kuranlardan İdris Aydik (55) kasabanın bir harabeye dönmeden önce hayat dolu olduğunu söylüyor. “Burada doğa muhteşemdi. Irmakta kocaman balıklar vardı, orada balık avlardık,” diyor. “Çocuklarım yüzmeyi o ırmakta öğrendi. Oradan su alıp içerdik. Suyla çay yapardık, çay o kadar lezzetli olurdu ki. Irmağın kenarına gidip suyun akışını dinlerdik.”

Gulf_of_izmit.jpg

Dilovası’ndaki Yılport terminalinin hemen yanında kirli kumsalda güneş banyosu yapan bir ilçe sakini. 2007 TBMM raporuna göre bu denizdeki kirliliğin %40’ı Dilderesi ırmağından geliyor (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Bugün Dilderesi’nin dört bir tarafı, Alman BASF, Fransız-Kuveyt ortaklıklı İzocam, Hollandalı Marshall Boya, Amerikan Dow Kimyasalları, Diler Demir Çelik’in hurda metal işletmesi ve benzeri gibi her türden sanayi işletmesiyle çevrili. Nehir, Yılport limanı ve termalinin hemen yanından İzmit Körfezi’ne dökülüyor. Biraz doğuda, nehrin denizle birleştiği yerde kasabalılar balık avlamaya çalışıyor ya da kirli kumsalda çocuklarını yüzmeye götürüyor.

Kasaba sakinleri bazı şirketlerin atıklarını sürekli olarak Dilderesi’ne boşalttığını söylüyor. The Black Sea olarak birçok kez, keskin ve tiksindirici kokan, kesif, köpüklü kimyasalların fabrika kenarlarındaki deşarj borularından ırmağa akışına tanık olduk.

“Bu kirlenme normal,” diyor İsmail Sami, nehrin üstündeki Mimar Sinan’ın yaptırdığı Osmanlı köprüsünden ırmağı göstererek. “Ama bazen fabrikalar daha ağır atık atmak istiyorlar o zaman kimse görmesin diye geceleri ya da tatil zamanları yapıyorlar bu işi.”

Bir temmuz günü sabah erkenden, henüz fabrikaların görünürde atık dökmediği, gündüz vardiyasının başlamadığı bir saatte, Dilderesi’nden numune aldık. Numuneyi Kocaeli’nin Çevre Mühendisleri Odası’nın tavsiyelerine uyarak fabrikaların deşarj alanlarından uzak bir noktada nehrin tam ortasından aldık ve hemen soğuk hava kasasında İstanbul’da akredite bir üniversite laboratuvarına götürdük. Laboratuvarda bir profesör, fakülte başkanının gözetiminde ağır metal ve diğer kirletici maddeler olup olmadığını görmek için suyu analiz etti.

Sonuçlar korkutucu. O sabah bariz kirlilik belirtileri olmamasına karşın, nehirden alınan numune Türkiye’deki yönetmeliklerde kabul edilebilir eşikten– ki bu eşik AB’ninkinden çoğu zaman daha yüksek– katbekat yüksek seviyelerde kirletici maddeler içeriyordu.

Cıva, yönetmeliklerin izin verdiği miktardan 30 kat fazlaydı, nitrit ve fosfor ise elli kat; demir, limiti yaklaşık 15 kat aşıyordu; mangan dört kat, nikel ise iki kat fazlaydı. Laboratuvarının adının raporda belirtilmemesini isteyen profesör, ırmak suyunun “4. derece düzeyinde” yani olabilecek en kötü kirlilik seviyesinde olduğunu söyledi.

“Cıva kaygı verici,” diyor sonuçları değerlendiren Hollanda’daki su kalitesi uzmanı Dr. Jos Vink. “Yoğunluk çevre kalitesi standardını 30 kat oranında aşıyor [ve] son derece zehirli bir yoğunluk anlamına geliyor.” Cıvanın çocuklarda ve bebeklerde beyin hasarlarına yol açtığı biliniyor.

“Cıva, kobalt ve çinko gibi metallerin oranları standart su kalitesi değerlerinin çok üstünde,” diye ekliyor Vink. “Ayrıca nitrit, amonyum ve fosfat yüzünden ekolojik riskler yüksek. Kısaca bu su, içmek ya da yüzmek için uygun değil.”

Numunesi alınan su bazı elementler bakımından Türkiye’deki su yönetmeliklerindeki değerlerin altında olmakla birlikte yüksek seviyelerde birçok diğer metal ve toksini de barındırıyordu. Birleşik Krallık’ta Oxford Üniversitesi’nde su bilimleri profesörü olan ve sonuçları değerlendiren Paul Whitehead bize şunları aktardı: “Elinizdeki veriler çok yüksek oranda amonyum olduğunu gösteriyor, amonyum çözünmüş oksijen seviyelerine yol açtığı için çok zehirli bir madde. Ayrıca yüksek metal seviyeleri görülüyor, özellikle cıva ve alüminyum, ki her ikisi de çok zehirli. Bu yüzden bu suyu yıkanmak ya da yüzmek, vb. amacıyla kullananlar için tehlike arz ediyor. Söylemeye hiç gerek yok, bunun kıyı/deniz üzerinde de etkileri olacaktır.”

Alüminyum ve demirin insan vücudu üzerinde toksik etkileri var; yüksek amonyum ve nitrit ise sudaki biyolojik hayatı öldürüyor.

“Açıkçası, bu değerler fabrikaların kontrolsüz olarak bıraktığı atıklardan kaynaklanıyor,” diye devam ediyor Profesör Whitehead. Ancak bu hasarın bile düzeltilebileceğini belirtiyor. “Yapılması gereken tek şey hükümetin evsel atıkları/atık suları işleme tabi tutması ve sanayi işletmelerinin yeterli atık işleme donanımı kurmaları.”

RIver_sample.jpg

Muhabirimiz, İsmail Sami’nin yardımıyla Dilderesi'nden su numuneleri alıyor (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Hükümetin teşvikleri, halkın tepkisi

Son on beş yıl içerisinde Kocaeli bölgesinde kısa süren çevresel ve biyolojik araştırmalar ve ortaya çıkardıkları hükümetin orada üretim yapma iştahını pek de dindirmedi. Yalnızca son beş yılda bölgede faaliyet gösteren 1000'i aşkın yeni ve mevcut şirkete cömert teşvik paketleri sunuldu; KDV, sosyal güvenlik, kurumlar vergisi ve gümrük vergisinde muafiyet yoluyla milyarlarca lira hibe edildi.

Yabancı şirketler de bu cömertlikten payını alıyor. Türk hükümetinin verilerine bakınca, üretim yapan 250 yabancı şirketin neredeyse tamamının son on yılda belli dönemlerde vergi muafiyetinden yararlandığını gördük. Bunların arasında, geçen yıl kurumlar vergisinden %90 vergi indiriminin yanı sıra sıfır KDV kolaylığından yararlanan madenyünü şirketi İzocam da var. Bayer, Colgate-Palmolive, Ford ve BASF, AkzoNobel ve Marshall Boya ve Siemens, hepsi de farklı oranlarda KDV, kurumlar vergisi, gümrük vergisi ya da sigorta primi muafiyetlerinden yararlanmışlar.

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (AİKB) ve Dünya Bankası da şirketlere kolaylıklar sunma konusunda cömert davranıyor. AB üyesi ülkelere ait olan ve “çevre açısından sağlıklı ve sürdürebilir bir gelişme” iddiasına sahip AİKB’nin en fazla yatırımı Türkiye’de yaptığı görülüyor. AİKB, Kocaeli’de faaliyet gösteren yabancı şirketlere yalnızca son on yılda 480 milyon Euro’yu aşan kredi vermiş. Bu kredilerin çoğu da son üç yılda verilmiş.

Dünya Bankası’na bağlı olan ve ekonomileri geliştirmek ve “aşırı yoksulluğa son vermek” için çalışan Uluslararası Finans Kurumu, 1990’ların ortalarından beri 760 milyon Dolar’ı aşan krediler vermiş; projelerin neredeyse yarısı ise Hamzaoğlu’nun bir dönüm noktası olan 2005’te yaptığı çalışmasından sonra hayata geçirilmiştir.

İlçelerde fabrika inşa etmek için çok az arazi kaldığından hükümet, yeni tesisleri Dilovası'nın üstündeki tepelere, şimdi dünyanın dört bir yanındaki şirketlerle dolup taşan yeni sanayi bölgelerine kaydırıyor. Son bölgelerden ikisi (IMES ve Gebkim) Cargill, Hans Berg GmbH, KÖSTER Bauchemie gibi şirketlere ev sahipliği yapıyor. Bunlar Çerkeşli köyüne ve açılmak istenen Heidelberg Çimento şantiyesine sadece birkaç yüz metre uzaklıkta.

Türkiye'de halihazırda 40'tan fazla üretim tesisi bulunan Heidelberg Çimento’ya ait Akçansa, bu faaliyetlerinin bazıları için vergi teşviki de aldı, ancak Çerkeşli yatırımında vergi indirimi talep edip etmedikleri konusunda herhangi bir açıklamada bulunmadı.

Ellerinde sadece birkaç akademik çalışma ve TBMM komisyonunun görmezden gelinen 2007 raporu bulunan ve olup bitenlere karşı direnen birkaç ilçe sakini, henüz Kocaeli ve Dilovası'ndaki sanayiyi tam anlamıyla alt edebilmiş değiller. Yine de Dilovalılar neredeyse her yolu denemiş.

Dilovası’nın bir mahallesi olan Adatepe’de, terk edilmiş ve kahvehaneye dönüştürmeye çalıştığı yuvarlak, tek katlı, camla çevrili bir binanın önünde beyaz bir plastik sandalyede oturan Ahmet Cebeci’nin gözü konuşurken hep eşi Sevgi'de. 50 yaşındaki Sevgi'nin lenfoması nüksettiğinden sadece kısık sesle konuşabiliyor, ne zaman bir şey dese eşi ona yardım etmek için ayağa fırlıyor.

2010'da Sevgi'ye teşhis koyan doktorlar, Ahmet'e, kanseri çok agresif olduğu için eşinin çok uzun süre hayatta kalamayacağını söylemişler. “Ne isterse ver ona dediler,” diyor. “Ama o sanayiye savaş açmayı seçti. Buldozerlerin önüne atladı. Sevgi tam bir savaşçı.”

Cebeci ailesi 2010'da ilk davalarını evlerinin yakınındaki kimyasal tankların inşasına karşı açtılar. Mahkeme, koruma altındaki orman arazisinin üzerine yapılan inşaatın kanun dışı olduğuna hükmederek ailenin lehine karar verdi. AKP’nin atadığı Kocaeli valisi Ercan Topaca, mahkemenin kararına uymayı reddetti ve kimyasal tanklar yapıldı.

İki yıl sonra ise, sanayinin kirlettiği hava yüzünden Sevgi’nin kansere yakalandığını iddia ederek Sağlık Bakanlığı'na dava açıp 1 liralık tazminat talebinde bulundular. “Sembolik bir davaydı,” diyor Sevgi. “Bizi öldürdüklerini kabul etmelerini istedim sadece.”

Mahkeme, doktorların Sevgi’nin kanserinin doğrudan kirli havaya atfedilemeyeceğine dair tanıklığına atıfta bulunarak davayı reddetti. Ancak, doktorlar havanın göz ardı edilemeyeceğini de kabul ettiler. Ne var ki Sevgi'nin atlattığı kanseri yakınlarda nüksetti. Bugün komşularıyla, çeşitli kimyasallarla dolu yüzlerce devasa beyaz metal tankla yan yana yaşıyorlar. Adatepe’de dolaşırken ara ara kimyasal depolardan gelen ve mahalleyi kaplayan garip kokuları almamak mümkün değil.

Depolama tankları, mart ayında AKP 'den Dilovası belediye başkanı seçilen, gri saçlı, kısa ve hafif tıknaz biri olan Hamza Şayir’in şirketi tarafından yapıldı. Şayir'in şirketi Şayir Mühendislik, boru, yol, küçük köprü ve depolama tankı inşa ediyor. Seçimlerden bu yana, artık şirketinden sorumlu olmadığını söylüyor, ancak ticari sicil kayıtları hâlâ şirketin yüzde ellisinin sahibi olduğunu gösteriyor. Şayir’in şirketinin neredeyse tüm müşterileri, boya şirketi İzocam, Diler Çelik ve kimyasal sızıntı yüzünden birkaç çocuğun ölümüne yol açtığı söylenen Polisan dahil bölgede faaliyet gösteren şirketler.

Yeni belediye başkanı, “çevre çalışmaları” dedikleri şeyin bir parçası olarak sosyal medyada sokakları yıkayan belediye araçlarının görüntülerini düzenli olarak paylaşıyor. Başkan Şayir göreve başladığı ilk gün, ofisine açılan kapıyı söktü ve bir açık kapı politikası ilan ederek “Benimle seçmenlerim arasında hiçbir engel olmamalı,” dedi.

Belediye başkanından birkaç kez röportaj talep ettik ancak talebimiz geri çevrildi. Röportaj isteğimizi bizzat iletmeleri için araya soktuğumuz kişiler Şayir'e bu konuyu sorduğunda Şayir cevap olarak “Dilovası'nda kanser olduğunu söylemek isteyenlerle" konuşmayacağını söylemiş.

Belediye başkanına The Black Sea de Dilovası’ndaki çevre ve halk sağlığı sorunları, konuyla ilgili yapılan projeler ve ayrıca kendi şirketindeki hisseleri konusundaki soruları yazılı olarak gönderdi ancak sorular yanıtsız kaldı.

Şayir, seçim sürecinde de sıkça bahsedilen çevre sorunlarına rağmen mart ayında sandıktan zaferle çıktı. İslamcı Saadet Partisi adayı Ercan Dalkılıç, yöre halkını çevre yanlısı güçlü bir platformla harekete geçirmişti ve AKP’de endişeye neden olmuştu.

Seçimlere on gün kala, 21 Mart 2019'da, AKP'nin Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Dilovası'nı ziyarete geldi. Bakanlar seçime bu kadar az bir zaman kala küçük ilçeleri genellikle pek ziyaret etmezler, ancak Dilovası sıradan bir ilçe değildi ve iktidar partisi Dilovası’nda gözle görülür şekilde bocalıyordu.

Dalkılıç’ın çevre yanlısı mesajları seçmenleri cezbetmişti. Bakan Kurum’un telaşlı ziyaretinde, AKP yönetiminde Dilovası’nın “yükselen bir yıldız olacağı” ve sektörle ilgili tüm çevre sorunların çözüleceği vaatleri verildi. Bakan ilçe halkıyla konuşmayı reddetti, ancak çeşitli yerlerde kameralara poz verdi.

Ancak İsmail Sami ikna olmamıştı ve Kurum’u alelacele şehirden ayrılırken yakalamayı başardı. “Kalabalığa doğru koştum ve kendisine şöyle dedim: ‘Sayın Bakanım. Duymanızı istediğimiz sorunlarımız var’,” dediğini anlatıyor bize bu olaydan kısa bir süre sonra.

“Durdu, ben de ona bütün isteğimizin çevre sorunlarının önlenmesi ve 2007 komisyon raporundaki kararları uygulaması olduğunu söyledim.”

“Bana: 'Ne raporu?' dedi. Resmen bilmiyordu. Yanındaki yardımcısı ona ‘Çevre komisyon raporu, efendim. Ben size anlatırım’ dedi. Sonra arabalara atladılar ve gittiler.” İsmail “Hiçbir şeyden haberi yoktu,” diyor. “Bence ilçenin yerini sorsan onu da bilmiyordu.”

Belirsiz Gelecek

Dilovasi_sun_boy.jpg

Dilovası’nda bir oğlan çocuğu (Petruț Călinescu / The Black Sea)

Kocaeli’de ve Dilovası’nda çevre mücadelesi devam ediyor. Ancak devletin mahkeme kararlarına itibar etmemesi, bilimin sindirilmesi ve duyarlı vatandaşların susturulması işe yaramışa benziyor. Bu alanda artık bilimsel çalışma yapılmıyor ve halkın tepkisi yok denecek kadar az.

İlçeye ve çevresindeki bölgelere olan duyarlılığa karşın, Dilovası'ndaki birçok insan hâlâ muhafazakâr ve aynı zamanda hükümeti destekleme kararlılığını sorunları çözmek için gereken gerçeklerle dengelemeye çabalıyorlar.

İsmail Kaya, Ali Tahir ve İsmail Sami, kentteki mustarip birçok kişi gibi, harekete ivme kazandırıp bir direniş inşa etmeye çalışıyor. Eski belediye çalışanı İsmail Kaya çok çabaladığını söylüyor. “İnsanlar bir türlü mahkemeye gitmeye yanaşmadı” diyor. “Allah'ın dünyada kendilerini bütün bu hastalıklarla sınadığını düşünüyorlar. Bu dünyada hasta çocuklarına bakarlarsa cennete gideceklerine inanıyorlar.”

Şimdilerde evden dışarı adımını bile atmadığını söylüyor. “Burası umurumda değil artık,” diyor.

Diğer taraftan İsmail Sami, heyula gibi yükselen çimento fabrikalarını ve sanayi tesislerini geriletmek için elinden geleni yapmaya devam ediyor. “Duyduğuma göre süreç durdurulmuş, Dilovası Belediyesi de Akçansa'nın planlarına resmen karşı çıkmış,” diyor. “Şimdilik bir hareket yok. Halkı bilgilendirme toplantısındaki eylemimiz işe yaramış anlaşılan.”

Gösterdikleri çabanın Akçansa'yı veya kasabanın iradesini görmezden gelerek projeyi tek taraflı olarak onaylayabilecek Kocaeli valiliğini caydırmaya yetip yetmediğini anlamak için hâlâ resmi bir açıklama beklediklerini söylüyor. Heidelberg Çimento ve Akçansa ise konuyla ilgili sorduğumuz sorulara yanıt vermedi.

Dilovası'ndaki olası bir zafer türünün ilk örneği olabilir. Başarırlarsa, Sami zafer sarhoşluğuna kapılmayacak zira bir sonraki hedefin tepedeki devasa Kömürcüler Organize Sanayi sahası olduğunu söylüyor. Şimdiden kömürcülerin kasabadan kaldırılmasına yönelik bir kampanya başlatmak için çevre örgütlerinden oluşan bir güç birliği kurmakla meşgul.

“Söylemlerimiz eyleme dönüşürse başaracağız,” diyor.


Habere katkıda bulunanlar: Mina Eroğlu, Doğu Eroğlu, Ali Tahir Kaya, Elif Alçınkaya, Maria Kamarianaki.

Bütün fotoğraflar aksi belirtilmedikçe The Black Sea adına Petruț Călinescu.

İngilizce'den çeviren: Fahri Öz

Bu haber Journalismfund.eu‘nun desteğiyle hazırlanmıştır.

Return to stories


Follow us